Feroz Ahmad - Bir Kimlik Peşinde Türkiye

October 6, 2018 | Author: tosun2011 | Category: N/A
Share Embed Donate


Short Description

Feroz Ahmad - Bir Kimlik Peşinde Türkiye.pdf...

Description

F I-R O Z A H M A D

h ro/ Ahmad l ^ J S ’de Delhi’de dünyaya geldi. Delhi Üniversitesi St. Stcphen Küicjı'ndc Hindistan Tarihi eğirimi aldıktan sonra Univrrsity of London'da SOAS'ta Ortadoğu ıarihi ^ah^tî. 1 % 6 ’da yazdığı T h e Ccm m ııttee o f Union an d P rogress in Turkısh Polittcs teziyle Uıuversity ot London’da doktora derecesini elde erti, 1966-1967’de Columbia Üniversitesinde School of International Affairs’re ders verdi ve 1967’de Massachusetrs Üniversitesi nde Tarih Böiümü’nde ders vermeye başladı. Daha sonra Tufts Üniversitesi Fares Doğu Akdeniz Çalışmaları M erkezi’nde konuk öğretim üyesi ve Flcccher Okulu’nda Diplom atik Tarih konuk profesörü olarak görev yaptı. Emekli olduktan sonra Türkiye'ye yerleşen Ahmad, 2 0 0 5 ’ren itibaren Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişki­ ler ve Siyaset Bilimi Bölüm Başkanlığı görevini yürütmekte olan Ahmad’in OsmanlInın son dönemi ve m odem Türkiye üzerine Türkçe’ye de çevrilen bazı eserleri şunlardır: ttt ıh a t ve T era k k i (İstanbul, 1971, 1984, 1986, 1994); T ürkiye'de Ç o k Partili Rejimin A çıklam alı K r o n o lo jisi (Bilgi Yayınevi, Ankara, 1976, Bedia Ahmad ile birlikte); D e­ m o k r a si S ü recin de T ü rkiye (Hil Yayınlan, İstanbul, 1994) ve M od em Türkiye'nin Olu­ şum u (Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1995), (gözden geçirilmiş baskısıyla: Kaynak Yayınlat; İstanbul, 1995^. Bunların yanı sıra Türkçe’ye çevrilen bazı makaleleri İttihatçılıktan Kem alizm e (Kaynak Yayınlan, İstanbul, 1985) derlemesinde yer almıştın

1 İSTANBUL b lL C l ÜNİVERSİTEM YAYINLARI

Fe r o z A h m a d BİR KİMLİN PEŞİNDE

TÜRKİYE ( e v I r e n S e d a t C e m Ka r a d e l I İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI 154 Ta r I h 21

ISBN 975-6176-68-7 K ap ak D ahIüve Vekâleti, B a s in Y ayin G e n e l M ü d ü r l ü ğ ü t a r a f in d a h F r a n s iz c a y a y in la n a n La Tü*QUI£ KEMAIİSTE DERGİSİNİN ŞU BAT 1 9 3 6 ‘OA 11. SAYISIN DA CUMHURİYETİN EĞİTİM BAŞARILARIYLA İLGİLİ YAZIDAN BİR FOTOĞRAF. 1. BASKI İSTANBUL, ARALIK 2 0 0 6 © SİLGİ İ l et İş Im G r u b u Ya y i n c i u k M ü z I k Ya p i m

ve

H a b e r AJa n s i L t d . Ş t I.

YAZIŞMA ADRESİ: İNÖNÜ CADDESİ, NO: 2 8 KUŞTEPE Ş İŞ L İ 3 4 3 8 7 İSTANBUL Te l e f o n : 02 1 2 311 6 0 0 0 • 2 1 7 2 8 62 / Fa k s : 0 2 1 2 3 4 7 1 0 11

vvww.bilgiyay.com E- p o s t a [email protected]

Da&itim dagitimdbilgiyay.com YAYINA HAZIRLAYANLAR SACİT K U H U - A s i l Y a IKUT

Ta s a r i m M e h m e t D Iz g İ

ve

ü lu sel

Uy g u l a m a M a r a t o n O Iz o I e v I

OOz e l t I S a It K i z i u r m a k - B

ora

Bozatu

BA5K1 VE C IlT ŞEFİK MATBAASI M a r m a r a S a n a y i S i n s i M. B l o k N o : 2 91 I k It e l l I • İs t a n b u l T e l e f o n • Fa k s : 0 2 1 2 4 7 2 15 0 0 (3 Ha t )

kunbul 8rt{i University Library Cataloging-in-Pııblication Osta b o r tu l Bilfi Üniversiiesi Kütüphanesi Kataloglama Bölümü tarafından kataloglanmış!».

Ahmad, Feroz. Tüıkiye: bir kimlik arayışı / Ahmad Feroz p. cm. Includes bibliographical references and index. ISBN 975-6176-68-7 (pbk.) ı. Turkey—History—Ottoman Empire, i 288-i 9 i 8 - 2 . TurVey—History—zolh century. L Tİtle. DR440 A62419 2006

Fer o z A hm ad

BİR KİMLİK PEŞİNDE

TÜRKİYE ÇEVİREN

S

ed a t

C e m Ka r a d e l İ

içindekiler ix T e şe k k ü r xi Ö n s ö z xv T ü r k ç e B a s k ı İçin Ö n sö z ı B İR İN C İ B Ö L Ü M O sm an lılar: D ev letten İm p a ra to rlu ğ a ( 1 3 0 0 -1 7 8 9 ) 3 Osmanlı Hanedanı’mn Ortaya Çıkması 6 Ordunun Gelişimi 8 Erken Osmanlı Fetih ve Genişleme Hareketleri 12 Fatih Sultan Mehm et ve Etkisi 15 Osmanlı Mülkünün Genişlemesi 16 Kanunî Sultan Süleyman 2 1 Bir Devrim Çağı 25 Yeniçeri-UIema İttifakı 26 Artan Avrupa Etkisi

29 İK İN C İ B Ö L Ü M R efo rm d an D evrim e ( 1 7 8 9 -1 9 0 8 ) 31 Askeri Reform 36 Babıâli ve Kavalalı 38 Batılılaşm a Hareketi 39 Yeni Bir Orta Sınıfın Ortaya Çıkışı 40 Tanzimat 45 Genç Osmanlılar Hareketi 48 İflas ve Kargaşa: Osmanlı İmparatorluğu’nun Çözülmesi 50 İstibdattan Meşruiyete 53 Yükselen Gelenekçilik 59 Ü Ç Ü N C Ü B Ö L Ü M M eşru tiy et Devrim i, R e fo rm ve Sav aş ( 1 9 0 8 -1 9 1 8 ) 61 Anayasanın Dönüşü 65 Karşıdevrim 6 8 V. M ehm et’in Tahta Çıkışı 70 Balkan Savaşları ve Osmanlı Yenilgisi 75 Yenilginin Yansımaları

Vİ içindekiler

78 Alm anya’yla İttifak 8 1 Birinci Dünya Savaşfn d a O sm anlılar’m R olü

91 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Kemalist Dönem (1918-3938) 93 98 104 10 7

Atatürk’ün Geçmişi ve İktidara Yükselişi Ulusal Bağımsızlık Hareketinin Doğuşu Cumhuriyetin Doğuşu Cumhuriyetçilik Kök Salıyor

115 BEŞİNCİ BÖLÜM Çok Partili Siyaset ve Demokrasiye Doğru (1938-1960) 1 1 7 İnönü’nün Cum hurbaşkanı Seçilmesi 120 12 2 12 3 12 5

Avrupa’da Savaş İkinci Dünya Savaşı Sonrası Demokrat P artin in Kurulm ası 1946 ve 1950 Seçimleri

12 7 13 1 138 140

Soğuk Savaş ve Türkiye’ye Etkileri İç Siyaset Ekonomik Endişeler Ordu Mücadeleye Karışıyor

145 ALTINCI BÖLÜM Askerî Vasiler (1960-1980) 14 7 Cunta Yönetimi 150 M illî Birlik Komitesi: Geçici Hüküm et 1 5 1 ‘İkinci Cumhuriyet’ 1 5 3 Ekonomik Reform lar *55 Değişen Toplumsal Yapılar 156 Yeni Siyasal Partilerin Kurulması 15 8 Yeni Siyaset ve Daha Geniş Dünya 159 Kıbrıs Sorunu 16 2 Siyasal Bölünme 16 5 Muhtıra Rejimi ve Sonrası, 1 971 -1 9 8 0 170 1973 Genel Seçimleri 17 3 Koalisyon Hükümeti: CH P-M SP 179 Türkiye’nin Yenilenen Stratejik önem i 180 Artan Ekonomik Sıkıntı

1 8 3 YEDİNCİ BÖLÜM Ordu, Partiler ve

Küreselleşme (1980-2006) 18 5 Siyasal Sistemin Yeniden Yapılandırılması 189 Yeni Siyasal Partilerin Kurulması 19 0 1983 Genel Seçimleri 19 2 Eski Siyasî Liderlerin Dönüşü 19 5 Ekonom ik Sorunlar Öne Çıkıyor 19 8 T ürkiye’nin Değişen Sosyo-Ekonomik Görünümü 200 Kürt Sorunu 204 Türkiye ve A ET 20 5 Türkiye’nin Siyasî Huzursuzluğu 206 Yeni Siyasî Koalisyonlar 208 Süren Siyasî İstikrarsızlık ve Ekonomiye Etkileri 2 10 Laikler ve İslâmcılar 2 1 3 A B Üyeliğinin Artan Önemi 2 2 3 A BD ile İlişkiler ve AB 226 Kıbrıs Hep Gündemde 2 3 1 K r o n o lo ji 2 3 3 O sm a n lı İm parato rlu ğu (1 3 0 0 - 1 9 2 3 ) 2 4 3 M o d e rn T ü rk iy e (1 9 2 3 -2 0 0 6 } 2 6 3 D izin

Teşekkür

B

u kitap, Osmanlı İmparatorluğu ve modern Türkiye tarihiyle uzun süreli bir ilişki sonucu ortaya çıkrı. Bir sentez çalışması olduğu

için yılJar boyu bana iJham veren akademisyenlerin, önceden düşün­ mediğim sorularıyla konuyu yeniden değerlendirmeye beni yönelten öğrencilerin omuzları üzerinde durmaktayım. Eser taslak halindeyken Onevvorld için onu okuyarak yararlı yorumlar yapan iki okuyucuya; Onevvorld’deki editörlerim Rebecca Clare ve Judy Kearns’e profesyo­ nellikleri ve sabırları için; meslektaşlarıma, özellikle de Tuhs Üniversi­ tesi Fares Doğu Akdeniz Araştırmaları Merkezi'nden Leı/a Favvuz'a destekleri ve cesaretlendirmeleri için teşekkür ederim. Ancak, her tur maddî hata ve atlamadan sadece ben sorumluyum.

Önsöz

O

smanh İmparatorluğu 19. ve 20 . yüzyıllarda yok olmaya yiız tut­ tuğunda, Osmanlılar geri dönecek bir anayurdu olmayan ender

halklardandı. Diğer imparatorluk halkları kendi anayurtlarına dön­ müşlerdi: İngilizler sömürgelerinden çıkmaya zorlandıklarında kemli ada merkezlerine; Fransızlar Fransa’ya; İspanyollar Ispanya'ya ve di­ ğerleri kendi anayurtlarına. 20. yüzyıla gelindiğinde, OsmanUtar'tn bir anayurdu yoktu; çıinkii onlar, çeşitli sebeplerle, Orta ve Iç Asya botkırlarından göç etmek zorunda kalmış ve farklı yönlere dağılmış boy­ lardı. Bu boylardan, aralarında liderleri Osman’dan (ölümü 1326) do­ layı Osmanlılar olarak adlandırılanlar da dahil olmak uzcre bir bölü­ mü İslâm dünyasına göç etmiş ve İslâm dinini benimsemişlerdi. Bu topluluklar kaynaştıkları topluluklar tarafından ‘ türk* oUrak adlandırılmıştı. Ancak, onlar kendilerini bağlı oklukları aşiretin başındaki reisin adına göre adlandırıyorlardı. Bu sayede ortaya Sel­ çuklular, Danişmentliler, Menteşeoğuİları ve Osmanlılar çık m ış

Or­

manlılar, ‘T iirk’ adını, henüz boyun eğdirilmemiş ya d** ‘uygarlaşma­ m ış’, ancak kendi topraklarında yaşamakta olan göçebe veya yerİeşjJc, çiftçilikle uğraşan kabile grupları için kullanıyorlar, 'ime de Osnunii’

Xfi o^ so ?

İarla ilişkiye giren Venedik ve Cenova kentlerinden tacirler, sonraları da İngiliz ve Fransızlar O rm anlıları, T ü r k ’ veya lTurque’ olarak ad­ landırdılar. Yunan O rtod oksları, Osm aıılı yönetim ini ‘T u rk o k ra ty a (Türk yönetim i) olarak adlandırdılar. AvrupaMar ve Hıristiyanlar için, ‘T ü rk ’ kelimesi ‘M üslüm an’la eşanlamlı olarak düşünüldü; dolayısıyla da bir H ıristiyan din değiştirip M üslüm an olursa ‘Türkleşti’ diye ta­ nımlandı. Türkiye aynı zam anda İngilizce’de O sm anlı İm paratorlu­ ğu’nu ifade eden bir sözcük oldu. Örneğin Lord Byron Osm anlı Arna­ vutluğundan K asım 1 8 0 9 ’da annesine yazarken, “B ir süredir T ürki­ ye’deyim: burası (Preveze) deniz kıyısında am a Paşa’yı ziyaret etmek için A rnavutluk vilayetinin iç kesimlerine gitmem gerekti” diyordu. AvrupalıJar arasında, im paratorluk coğrafyasından bahsederken, O s­ m anlI’nın B alkanİar’daki toprakları için ‘Avrupa T ürkiyesi’; Anadolu ve Arap vilayetleri için de ‘Asya T ürkiyesi’ demek yaygındı. M illiyetçilik fikri Fransız Devrim i’nden sonra O sm anlı İm para­ torluğumda kendine bir geçit buldu. Ö ncelikle im paratorluğun gayri­ müslim toplulukları, sonraları da kendi ‘T ürklü kleri’, kendi dilleri ve kökleriyle ilgilenmeye başlayan bir grup Müslüm an aydın bu fikirle il­ gilendiler. Yine de, 1 9 1 8 ’de Birinci Dünya Savaşı’ndaki kesin yenilgi­ ye kadar, halkın büyük çoğunluğu çokuluslu, çokdinli bir im parator­ luğu sürdürmeye kararlı olduğundan, milliyetçilik sadece azınlıkların ilgilendiği bir konu olarak kaldı. Ancak topyekûn yenilgiden ve galip tarafın imparatorluğu par­ çalayacağı ve imparatorluğu oluşturan toplulukların kendi kaderini tayin ilkesini destekleyecekleri anlaşıldıktan sonra Osmanlılar, kendi­ lerinin de milliyetçilik ve ‘millet olm a 5 kavram larına dayalı bir şekilde kimliklerini belirlemeleri gerektiğini kavradılar. Milliyetçiler 1 9 2 3 ’te cumhuriyetlerini kurdukları zaman, bunu, bölgesel ve dolayısıyla da vatansever bir tanım la ‘Türkiye Cumhuriye­ ti’ olarak tanım layarak, ‘Türk Cumhuriyeti’ şeklinde bir etnik tanım­ dan kaçındılar, Yine de, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ İngilizce’de genellikle yanlış olarak ‘Republic o f Turkey* yerine ‘Turkish Republic’ ve Anka­ ra'daki Meclis de Türkiye Büyük M illet Meclisi anlamında ‘Grand

National Assembly of Turkcy* olarak değil, ‘Türk Büyük Millet Mec­ lisi’ anlamında Turkish Grand National Assembly’ olarak kullanır. Milliyetçiler, tanımlar arasındaki farkın bilincindeydiler ve kelimeleri­ ni dikkatle seçmişlerdi. Hatta, ‘yeni Türkiye’de yaşayan insanların, Türk, Kürt, Arap, Çerkez vd. oldukları için ‘Türkiyeli’ olarak adlan­ dırılması ve ‘Türk’ sözcüğünün sadece etnik ‘Türkler’i nitelemesinin üzerinde de tartışılmıştı. Türk kelimesinin İngilrereli veya Amerikalı gibi bir anlam kazandırılarak kullanılmasına devam edilmiştir. Diğer milliyetçi hareketler gibi, milliyetçiler bölge temelli Türkiye devletini yaratarak ve bunu 1923'te Lozan’da tescil ettirerek Türkiye’nin mille­ tini ve Türkler’i yaratmaya başladılar. 1 9 3 0 ’ların sonlarına doğru milliyetçiler, Anadolu'daki nüfusun çoğunluğu için bir kimlik yaratmak konusunda, doğuda etnik ve dille ilgili temeller nedeniyle bu süreçten etkilenmeyen Kürtler ve Orta Ana­ dolu’da dinsel nedenlerle etkilenmeyen Aleviler dışında, bir ölçüde ba­ şarılı olmuşlardır. Bu kimlik problemleri, 1961 Anayasasının yarattı­ ğı daha liberal siyasî ortamla su yüzüne çıkacağı 1960’lann başlarına kadar geri planda kalmıştır. Her ne kadar 1990’larda devletin, rejimin liberalleştirilmesini düşünmeye başlaması ve üyelik kriterlerine uyum için Avrupa Birliği’nin istediği reformların gerçekleştirilmesi sonucun­ da gelişmeler yaşanmışsa da bu sorunlar hâlâ çözülmeyi beklemekte­ dir. iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), 12-13 Aralık 2 0 0 2 ’de Kopenhag’daki AB zirvesinde üyelik için çalışmaları sonuçsuz kalınca, bu reformları gerçekleştirmek ve uygulamak için geçmiştekin­ den çok daha fazla istekli olduğu izlenimi vermektedir. Boston, 2003

Türkçe Baskı İçin Önsöz

Ç

oğu yazar, eserini olabildiğince geniş bir kitle tarafından okunması am acıyla kalem e alır. Benim arzum da hep bu yönde olmuştur, jö n

T ü rk ler üzerine yazdığım doktora tezi O xford University Press tarafın­ dan 1 9 6 9 yılında yayınlandığında ço k az sayıda, muhtemelen bin adet basılm ıştı. O sm anlı İm paratorlu ğunun son dönem tarihiyle ilgilenen, uzm anlaşm ış kü çü k bir okuyucu kitlesine hitaben yayınlanmıştı. Birkaç yıl içinde kitabın baskısı tükendi. K itap bir daha basılmadı ve kalan k op y alar üniversite kütüphanelerinin tozlu raflarına gitti. Ancak, 1971 yılında k ita b ın İ t t ih a d v e T e r a k k i, 1 9 0 8 -1 9 1 4 adıyla Sander Yayınevi tarafınd an T ü rk çe çevirisi yayınlandı ve o zam andan beri basılmaya de* vam etti. O k u rların çoğu, ders kitabı olduğu için alan isteksiz öğrenci­ lerden oluşsa d a, kitap her yıl belli sayıda okuyucuya ulaşıyor. Bu be­ nim için gurur verici. Sonuç olarak , kitaplarım ın Türkçeye çevrilmesin­ den her zam an hoşn ut oldum , çünkü T ü rk okuyucuların ilgiyi canlı tu­ tacağı ve eleştirel bir bakış açısı sunacağını biliyorum. Son d önem O sm anlu İm paratorluğu ya da m odern Türkiye h a k k ın d a İngilizce ok u rların a hitaben yazarken, asla sadece diğer ta ­ rih çiler ve sosyal bilim ciler tarafınd an oku nan “ tarihçilere tarih öğre­

x v i turk(» baskı iç h ö n sö î

ten'’ biri olarak yazmadım. Dışarıdan bakan birisi olarak ve İlgi sahi­ bi okuyucuya konuyla ilgili analitik, nesnel ve -um uyorum k i - kolay okunabilir bir inceleme sunma amacını taşıyarak yazdım. Türkiye’ye dışarıdan bakan biri olarak yazmamın tek açıklam a­ sı, dışarıdan bakmanın değişik ve belki de çok farklı bir bakış açısı sunması olabilir. Bu noktada Nasreddin H o ca’nın ince zekâsına baş­ vuruyorum. Hoca birçok fıkrasında değişik benzetmeler yaparak, her şeyin dışardan farklı göründüğünü, değişik olduğunu çağrıştıran olay­ lar anlatır. Son olarak kitabımı sadece çevirmeyip metin içinde bazı önemli noktaları açıklığa kavuşturarak Türk okuru için anlaşılabilir hale getiren Fahri Aral ve ekibine teşekkür ederim. İstan b u l, Eylül 2 0 0 6

K ız k a r d e ş im A m e e n a için v e e r k e k k a r d e ş im F a r t d ’in (1 9 3 5 -2 0 0 0 ) an tstn a

BİRİNCİ BÖLÜM Osmanlılar; Devletten İmparatorluğa : (1300-1789) ,

P»di$ah M. Metaned'in (Fatih) tahla çıkışı UWi««nome, TopVapı Sarayı Kütüphanesi).

O SM AN LI HANEDANI’NIN ORTAYA ÇIKMASI elçuklular’ın önderliğindeki T ürk boylan, 1071'den, yani İngiltere'yi N orm anların istilasının beş yıl sonrasından İtibaren, Anadolu'da kendilerine yer açmaya başladılar. Alparslan, Bizans İmparatoru Diogenes’i M alazgirt Savaşı’nda yenilgiye uğratarak Konya merkezli Selçuklu İm paratorluğum un, yani Rumî (Batı) Selçukluların temelini attı. ‘Rum’, erken dönem M üslüm anlarının Bizanslılar’ı ‘Romalı’ anlamında tanım* ladıkları kelime, Bizans ise ‘Rum\ Bizans topraklan da ‘Rum diyan'ydı. D aha sonraları bu kelime Asia M inor’ıı (Küçük Asya), bir diğer adıyla Anadolu’yu tanımlamak için kullanıldı ve günümüze kadar da Anado­ lu’daki Yunanlılardı tanımlamakta kullanılageldi. Selçuklu İmparatorlu­ ğu, her biri Selçuklu Hanedanı’nın hükümranlığını kabul etmiş olan kendi lideri, beyi tarafından yönetilen Türk boylarının bîr konfederas­ yonuydu. A ncak, 1 243’te Selçuklular M oğollar tarafından yenilgiye uğ­ ratılıp da M oğollar’m vasalı konumuna gelince, bu beyler kendi prens­ liklerinin -yan i beyliklerinin- bağımsızlığını ilan ermeye başladılar. O sm anlılar’m da kökeni, Selçuklular'm beyleri ErtuğruJ'a An­ kara yakınlarında, daha so n r a la n gü n ü m ü zdeki Eskişehir'e yakın Sö­

4 bitincl bölUtn

ğüt’e kadar uzanacak topraklar bahşettiği, Selçuklular’a tâbi bir boya dayanır. Ertuğrul’un 1288'd e doksan yaşında öldüğü ve yerine oğlu Osman’ın geçtiği söylenir. O sm an’ın adı, ardılları tarafından benim­ senmiş ve devletlerinin adı ‘O ttom an’ olarak İngilizceleştirilm iş olan ‘Osmanlı’ olmuştur. Diğer beyler bağım sızlıklarını ilan ederlerken, O s­ man Bey, 1 2 9 8 ’de tahta çıkan Sultan III. K eykubat dönem inde de Sel­ çuklulara olan sadakatini sürdürdü. Sultan III. K eykubat’ın azledilmesiyle, Osman Bey bağımsızlığını ilan etti ve böylece O sm anlı Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştirdi. O sm an Bey’in to p rak lan Bizans’a komşuydu ve bu ona dinî savaş -y an i g a z a - yapma olanağını veriyor­ du. Bu sayede kendisi ve ardıllarının g a z i -y an i dinî sav aşçı- olabilm e­ si mümkündü ve bu sayede Anadolu’nun her yerinden kendilerine katılanlar bulabiliyorlardı. Bu, Osm anlılar’m diğer beyliklerle karşılaştı­ rıldıklarında sahip oldukları büyük bir avantajd ı. O sm an Gazi 1 3 2 6 ’da öldü ve yerine, aynı yıl içerisinde fethettiği, stratejik açıdan önemli olan Bursa şehrini Osmanlı D evleti’nin ilk başkenti yapan O r­ han Gazi (saltanatı 1 3 2 6 -1 3 5 9 ) geçti. Bu dönemde O sm anlı beyleri kendilerini eşitler arasında en seçkininden biraz daha önde gösteren ‘gazi’ unvanım kullanıyorlardı. Daha ‘sultan’ olm alarına zaman vardı. 1 3 2 6 ’ya kadar, Anadolu’da Selçu klu ların vârisi olduğunu öne süren birtakım devletler ortaya çıkm ıştı am a K aram anlılar Selçuklu­ ların gerçek vârisi olarak kendilerini görüyorlardı. Diğer beyler, yani Aydın, Menteşe, Saruhan, Germiyan, H am it, Teke, Karesi ve K asta­ monu gibi beyliklerin liderleri, bunu kabule yanaşmam aktaydılar. O ara, Osmanlılar çok küçük ve çok zayıf olduklarından, Selçukluların mirasçılığı kavgasına karışmamayı seçmişlerdi. Orhan Bey’in şansı, di­ ğer Müslüman beyler birbirleriyle savaşırken, zayıflam akta olan bir Bizans İmparatorluğumla komşu olup buradan yeni topraklar elde edebilmesiydi. Orhan Bey, devletini M arm ara Denizi’nin güney sahil­ leri boyunca genişletti ve 1 3 4 5 ’te de Karesi topraklarının büyük bir bölümünü Müslüman yöneticisinin elinden almak suretiyle Ç anakka­ le Boğazı’nı geçerek Avrupa yakasında genişlemeyi mümkün kıldı. 1341’de Orhan Bey Bizans’ın içişlerine, Kantakuzenos’un raki-

Osmanlı Oevteti’nln sınırlarım gen işleten Orhan Bey ya da Ortıan Gari, kendi döneminde ilk kez bir devlet yapılanınasınm oluşumuna öncülük etti. Bizans İmparatoru loannes Kantakuzerıos ila yaptofr ittifak İse OsmanlIların Balkanlar’da yayılmasını sağladı. Daha önce Yarhtsar tekfurunun ket Holophira (daha sonra Nilüfer Hatun) ile evlenen Orhan Gazi, sonradan Kantakurenosln kızı Teodora ile evlendi. Bu düğünün bir Yunan halk resmine göre tasviri.

bine karşı taht mücadelesine destek talebini kabul ederek müdahale et­ ti. O rhan Bey, Kantakuzenos'un tahta geçmesini sağladı ve bunun kar­ şılığı olarak da imparatorun kızı Theodora, Orhan’ın eşi oldu. Bundan sonra, en azından III. M urat (1 5 7 4 -1 5 9 5 arası tahtta) dönemine kadar Osmanlı sultanlarının Hıristiyan eşler alması neredeyse bir gelenek ha­ line geldi. O rhan Bey, o zamana kadar Çanakkale Boğazı'ndakı stra­ tejik Gelibolu Kalesİ’ni ele geçirmiş ve Tekirdağ’ı fethederek de M ar­ m ara’nın kuzey tarafındaki varlığını emniyete almıştı. Osnıanblar» bo­ ğazı geçerek B alk an lara doğru ilerlemeye hazırdı, Orhan Bey 1359\Ja

6 birinci bolüm

öldüğünde, devletin saha olarak temellerini kurm uş olm akla kalm a­ mış, buna, Batı’da ‘jan issaries' adıyla tanınan ve ‘yeni birlikler’ anla­ mındaki Yeniçeri kurumunu da kurmak yoluyla devletin kurumsal te­ mellerini de eklemiştir. İslâm dünyası köle orduları fikrini biliyordu, ancak d ev ş irm e de­ nilen ve Hıristiyan topluluklardan gençleri toplayarak, onları askerî ve yönetici seçkinler şeklinde eğitme yöntemi bir yenilikti. Bundan önce Osmanlılar’da yerleşik veya sürekli ordu yoktu; O sm anhlar’ın askerî gücü önderine bağlı boyların katkılarına dayanıyordu. Osm anlılar her biri kendi önderine sahip bir boylar federasyonu olduğundan, sultan hâlâ eşitler arasında en seçkininden biraz daha üstte bir yerdeydi ve kişisel yetileriyle fetih becerisine güvenmesi gerekiyordu. O rh an Bey, bu sorunu ilk önce kendisi için Türkmen aşiretlerinden bir ordu toplama­ yı deneyerek aşmaya çalışmıştı, ancak Türkm enler esas olarak süvari olduklarından piyade savaşının disiplinine uyum sağlayamamışlardı. ORDUNUN GELİŞİMİ 1330 yılı civarında, Orhan Bey, on iki ile yirmi yaş arasındaki H ıristi­ yan gençleri toplamaya, bunlara İslâm’ı benimsetmeye ve sonra da bu gençleri ‘yeni birlikler’ olarak eğitmeye başladı. Bu gençler, önce Türk çiftliklerinde Türk-İslâm gelenek ve görenekleri ile T ü rk çe’yi öğrene­ rek bir çıraklık dönemi geçiriyor, ardından Saray okulunda özenli bir eğitimden geçerek devletin yönetici seçkinleri arasına katılıyorlardı. Bektaşî tarikatının kurucusu Hacı Bektaş Veli (1 2 1 0 -1 2 7 1 ), yeniçeri askerlerini kutsadığına inanıldığı için, örgüt 1 8 2 6 ’da dağıtılana kadar yeniçerilerin piri olarak kalmıştır. Bu askeri yeniliğin olgunlaşması kuşaklar boyu sürdü ve zaman­ la ‘devşirme’ler asker ve yönetici olarak sultanın gücünü boy liderlerininkinin karşısında artırdılar. Devşirılen bu kişiler tek bir kişiye, kendi­ lerinin efendisi olan sultana bağlılık duydular ve onun ‘k u l’ları, hizmet­ kârları oldular ki ku l kelimesi genellikle ‘köle’ anlamında kullanılır. Sultanın bunlar üzerinde ölümlerine ve yaşamlarına karar verebilme yetkisi vardı. Teoride bu devşirmelerin geldikleri toplumlardan soyut­

osmanlılar: dcvttn tn ta p ifK o rtu fı (1300-1 7 ^ 1 7

lanmış olmaları ve dolayısıyla bunlara karşı bir bağlılık duymamaları gerekir. Gerçekteyse, devşirmeler arasından çıkıp da vali veya sadrazam olanlardan bir kısmının içinden çıktıkları toplumlan camiler, kütüpha­ neler ve köprüler yaptırarak ödüllendirdikleri görülmüştür. Yeniçeri olabilme ayrıcalığı, bu insanlardan hür bir Müslüman olarak doğacak -dolayısıyla da devşirilemeyecek- olan çocuklarına geçememekteydi. Devşirme işleminin şeriat açısından yasallığı bir tartışma konu­ suydu. Şeriat, İslâmî idareyi kabul eden ve 'cizye’ yani kelle vergisi öde­ yen gayrİ-Müslimlere ‘zimmî\ yani koruma altında kimse statüsü tanı­ yordu. Bunlar, kendi inançlarınca ibadet etmek ve kendi toptumlanmn kurallarına göre yaşamak hakkına sahipti. Sultanın bu insanlara her­ hangi bir şekilde baskı yapması ve erkek çocuklarının kendilerinden alınması hukuka aykırıydı. Ancak, bazı ebeveynler kendilerini rahat ve parlak bir geleceğin beklediğini görerek çocuklarını devşirümeleri için gönül rızasıyla teslim ediyorlardı. Büyük Osmanlı mimarı ve kendisi de bir devşirme olan Mimar Sinan’ın, kardeşinin de devşirilmesi için nü­ fuzunu kullandığı söylenir. Yine de şeriata bağlı olan sultan, İslâmî hu­ kukun uzmanları olan ulema bu konuda bir açık bulup bundan yola çıkarak eylemi yasallaştırmadıkça yasayı çiğneyemezdi. Ulema, bu so­ runu aşmak üzere şu yolu kullandı: Eğer sultan kendisine verilen cizye­ yi iade ederse, bu gayri-Müslim topluluklar artık koruma altında ol­ mayacaklardı ve sultan istediği kadar devşirme toplayabilecekti ki bu da sultanların yaptığı şey oldu. Bu eylem, çağdaş hassasiyetlerimize sert hatta barbarca gelebilir ama devşirme olarak toplanmak o kadar çeki­ ci bir uygulamaydı ki, bazen bir Müslüman aile, Hıristiyan komşula­ rından, kendi çocuklarını da Hıristiyan'mış gibi göstererek devşirilmeterini sağlamalarını isteyebilmekteydi! Devşirmeler Anadolu’da da görevlendiriliyorlardı ama asıl fa­ aliyet alanları Balkanlar, özellikle Arnavutluk, Bosna ve Bulgaris­ tan’dı. DevşiriJenlere bir meslek de öğretilirdi: örneğin Mimar Sinan (1490-1588) mimarlık hakkındaki bilgilerini bir yeniçeriyken öğren­ miş, sultanların mimarı olmadan önce yollar ve köprüler inşa ederek orduya hizmet vermiştir. Yeniçeriler çok serf hır disiplinle eğitilirdi;

S bmnci bMUm

üstlerine itaat etmek» birbirlerine karşı kayıtsız şartsız sadık olm ak ve askerlik yeteneklerini kısıtlayacak her türlü şeyden uzak durm ak bu­ nun esaslarıydı. Bu nedenle feodal ordulara karşı savaşırken çok bü­ yük bir güç oluşturuyorlardı ve dolayısıyla da Batı Avrupa ordularına karşı üstündüler. Devşirmeler, Osmanlı sistemine ‘liyakat 5 yoluyla yani hak ede­ rek bir yere gelme ilkesini yerleştirdiler. Devşirmeler tam am en yetenek­ lerine dayanılarak kabul edilirdi ve doğumun toplumdaki yeri belirle­ diği Batı Avrupa’nın aksine, genellikle orta halli, kırsal kökenliydiler. Devşirme usulü, özellikle de Osmanlı yönetiminin kendinden önceki yönetimden daha rahat olduğu durumlarda, fethedilen Hıristiyan top­ luluklarının imparatorluk sistemine eklemlenmesinde kendini kanıtla­ mış bir yönteme dönüştü. ERKEN OSMANLI FETİH VE G EN İŞLEM E H A R E K E T L E R İ Dönemin kaynaklarına göre, Osmanlılar, 14. ve 15. yüzyıllarda

12.000 yeniçeriden oluşan piyade, 8.000 civarında iyi eğitimli sip a h i yani süvari ve “dirlik” sahipleri tarafından sağlanan 4 0 .0 0 0 kişilik eyalet askerleri ile on binlerce başıbozuktan oluşan iyi örgütlenm iş ve disiplinli bir güce sahiplerdi. Savaşlarda tutsak alınmış Avrupalı asker­ ler ve paralı askerler, topçu birliklerini oluşturmaktaydı, O rh an’ın za­ manından beri Hıristiyan derebeyleri de hem Anadolu’da hem Avru­ pa’da savaşmak üzere asker vermektelerdi. 1683 kadar ileri bir tarih­ te, İkinci Viyana Kuşatması süresince, bir Eflâk birliği Tuna’da köprü oluşturmakla görevliydi. Sözümona ‘kutsal savaş’ı (cihad) yürüten bir Müslüman Osmanlı ordusu, Hıristiyan birlikler kullanm akta hiç sa­ kınca görmüyordu. Osmanlı fetihleri I. Murat (saltanatı 1 3 5 9 -1 3 8 9 ) döneminde de sürdü. 1. Murat iki cephede savaştı: Müslüman beyliklerin aralarında­ ki anlaşmazlıklardan yararlandığı Anadolu’da ve yine aynı şekilde da­ ğınık duran Hıristiyanların (Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar, Boşnaklar ve Arnavutlar) olduğu balkanlar’da. Osmanlılar, B alk an lara birbirleriyle savaşmakta olan ve Osmanlılar’dan destek isteyen Hıristiyan yö­

osmanlılar: devletten ^ ır a to - ı^ a (ıjco-^T^t 9

neticilerin çağrısı üzerine girdiler. 1361 yılında I. Murat, Ankara’yı Türkmenler’den, Edirne’yi de Bizanslılar’dan aldı ve Edirne'yi 1367’de Osmanlı Devleti’nin ikinci başkenti olarak ilan etti. I. Murat’ın Sırp ve Balkan Hıristiyanları’ndan oluşan bir birleşik orduyu yendiği, Bulga­ ristan’daki Meriç Irmağı kıyılarında 1371’de yapılan Çirmen Savaş», tıpkı 1071’de Malazgirt Savaşı’nın Anadolu’ya yayılmayı mümkün kılması gibi, Balkanlar’ın fethine giden yolu açtı. Bizans imparatoru Osmanlı’nın nüfuzu altma girerken, Balkanlardaki Hıristiyan prens­ ler Osmanlı’nın vasalı olmayı ve sultanın metbusu olarak Osmanlı or­ dusunda görev yapmayı kabul ettiler. Sultan I. Murat aynı zamanda evlilikler yoluyla da topraklar el­ de etti. Örneğin, oğlu Germiyanlılar’dan gelin alınca, Kütahya ve altı ilçesi Osmanlılar’a çeyiz olarak verildi. Ayrıca Hamitoğulları Beyliği’nden toprak satın aldı, ancak, prensipte fetih esas genişleme yönte­ mi olarak kaldı. Ancak, iki cephede savaşmak zordu ve arada bir Müs­ lüman veya Hıristiyan güçler Osmanlılar’ı yenmeyi başarabiliyordu. Bunu fırsat bilen Balkanlardaki Osmanlı tebaası ayaklanarak I. Mu­ rat’ı kendileriyle savaş meydanında karşılaşmaya zorladı. Anadolu de­ ğil de Balkanlar Osmanlı’nm merkez bölgesi olduğundan Murat bu tehdidi çok ciddiye aldı. 15 Haziran 1389’da, I. Murat 60.000 kişilik bir ordunun başında, Sırplar, Bosnalılar, Eflâklılar, Boğdaniılar ve Arnavutlar’daıı oluşan yaklaşık 100.000 kişilik bir orduyla çarpışarak onları Kosova Savaşı’nda bozguna uğrattı. Murat’ın ordusu, Miislümanlar ve Hıristiyanlar’dan oluşan karma bir kuvvetti, içinde Bulgar ve Sırp prenslerinin yanı sıra Türkmen beylerinin birlikleri de bulun­ maktaydı. Sırp Kralı Lazar savaşta can verdi ve I. Murat da muzaffer ordusunu denetlemeye gittiği savaş alanında, bağlılığını bildirmeye gel­ miş bir Sırp askerinin suikastına kurban oldu. Sırpiar’ın bu yenilgisi Sırp şiirinde ve folklorunda efsane boyutlarına ulaştı; 19. yüzyılda bu savaş bir ulusal ilham kaynağına dönüştürülerek, bugün de olduğu gi­ bi, kullanıldı. Kosova Savaşı Osınanhlar’ın Balkanlardaki varlığım perçinledi ve Kosova bölgesi ise sahip olduğu maden kaynaklan ve özellikle, topçuluk için çok önemli olan kurşun ve çinko sayesinde Os-

1 0 birinci bölüm

manii ekonomisinde önemli bir yer edindi. Bu sebeple de O sm an lılar ile Habsburglar bölge için uzun süre birbirleriyle savaşm ayı sürdürdüler. Osmanlılar güçlendikçe, Bizanslılar M u rat’la sam im i ilişkiler kur­ mayı denediler. İmparator İonnes Palaiologos kızlarından birini I. M u ­ rat’a gelin olarak verdiği gibi, kızlarından ikisini de M u rat'ın oğullarıy­ la, Bayezid ve Yakup Çelebi’yle evlendirmiştir. Bu iki şehzade G erm iyan (Kütahya) ile Karesi’ye (Balıkesir) vali olarak yollanm ış, buralarda savaş ve yönetim hakkında deneyim kazanmışlardır. M u ra t’ın en genç oğlu olan ve babasının yokluğunda Bursa’yı yöneten Savcı Bey, Bizans impa­ ratorunun oğlu Andronikos’la babalarını devirip tahta kendileri geçm ek üzere bir komplo kurdu. Bu komplo ortaya çıkınca Savcı Bey idam edi­ lirken, Andronikos’un ise Bizans töresince gözleri dağlandı. Murat’ın ölümünü takiben I. Bayezid (saltan atı 1 3 8 9 -1 4 0 2 ) Kosova’da sultan ilan edildi. İlk uygulam ası, kendi soyunun garantisi için, kardeşi Yakup Çelebi’nin katli oldu ve böylece O sm an lı’d a k a r­ deş katli geleneğini de başlattı. Bu uygulama şeriata karşıydı ve ancak Fatih Sultan Mehmed zamanında yasallaştırılacaktı. F a tih , eğer T anrı sultanlığı oğullarından birine ihsan ederse, bu oğulun düzenin dirliği için kardeşlerini öldürtebileceğini ilan etti. U lem a , bu uygulam ayı k a r­ deş katlinin devletin bekası için meşru olduğunu, uygulam anın istikrar sağladığını ve dolayısıyla devleti güçlendirdiğini savunan b ir fetva ile meşrulaştırdı. Savcı Bey sultana karşı kom plo kurduğu için k atled ilir­ ken, Yakup Çelebi’nin boğdurulması ve yıllar içindeki diğer kardeş katli olayları önleyici tedbir olarak gerçekleştirilecekti. Osmanlılar’ın genişlemesi Bayezid’in parlak önderliğinde devam etti ve Bayezid Anadolu’daki hükümranlığını Aydın, M enteşe, Saruhan, Germiyan ve Karaman beyliklerini yenerek güçlendirdi. 1 3 9 1 ’de İm pa­ rator İoannes Paîaiologos’un ölümü üzerine Bizans’ı kuşattı ve Bizans’ı kurtarmak için yola çıkan bir Avrupa haçlı ordusunu 1 3 9 6 ’da N iğbolu’da yenilgiye uğrattı. Selânik’i ele geçirdi ve Bizans kuşatm asını, ku­ şatmayı kaldırması karşılığında haraç alana kadar sürdürdü. 14. yüzyıl boyunca Osmanlılar egemenlikleri altına aldıkları beyliklerin gücünü beyliklerin dışından Hıristiyan gençlerin toplanm a­

osmanlılar: devtftten impsratorluf» (1300-1789; 1 1

sı, sadece O sm anoğullan'na sadık olacak şekilde Müslümanlaştırılması ve eğitilmesine dayanan devşirme sistemiyle zayıflatmaya başladılar. F ak at, 15. yüzyıla varıldığında, Anadolu’da henüz bir siyasi birlik isteği veya beylikleri etkileyecek ve daha sonraları ‘milli’ bütünlük ola­ rak tanım lanacak bir duygu yoktu. Aslında, bu beyliklerin her biri di­ ğerinin büyüyen gücüne karşı kıskançlık duyuyordu ve özellikle de Osmanii H anedanı’nın artan gücü tedirginlik yaratıyordu. Anadolu, re­ kabet halinde olan ve komşularının genişlemelerine karşı savaşan bey­ liklere bölünmüştü. Anadolu’nun Bayezid’e yenilmiş ve mülksüz bırakılmış beyleri, M oğol önderi Tim ur’a Bayezid’in Müslüman yöneticilere karşı savaş açm asını engellemesi ve kendilerini tahtlarına yeniden oturtması ama­ cıyla başvurdular. Cengiz H an’dan beri en güçlü Moğol hükümdarı ve dünya tarihinin en büyük fatihlerinden biri olan Timur, Orta Asya’ya ve Güney Rusya’daki Altınordu’ya boyun eğdirmiş; 1398’de Hindis­ tan’ı ele geçirmiş; İran, Irak ve Suriye’yi işgal etmişti. Timur, Anado­ lu’ya geçerek 1 4 0 2 ’dekİ Ankara Savaşıyla Osmanlıiar’ı yenilgiye uğ­ rattı. Bayezid ele geçirildi ve sekiz ay sonra, tutsakken öldü. Tim ur’un Anadolu’ya müdahalesi kısa süreliydi ama çok önem­ li sonuçlar doğurdu. Osmanlı gücünü yok etmiş, Anadolu beyliklerine geçici bir hayat hakkı tanımış ve Bizans’ın ömrünü bir elli yıl daha uzatmıştı. Timur, 14 0 5 ’te Anadolu beyliklerini kendi kaderleriyle baş başa bırakarak öldü. Osmanlılar yeniden toparlanmaya çalışırken, ki­ min başa geçeceği Bayezid’in oğulları arasında kavgaya yol açtı ve I. Mehmed (saltanatı 1413-1421) 1413're nihayet sultan olarak tanındı. I. Mehmed, 1 4 2 1 ’deki ölümüne kadar Timur’un ele geçirdiği toprak­ ların büyük çoğunluğunu geri aldığı gibi Venedik saldırılarından ko­ runma amacıyla küçük bir donanma bile kurmuştu. Amasya sancak beyi olarak görev yapan II. Murat (saltanatı 1 4 2 1 -1 4 4 4 ; 14 4 6 -1451), Mehmed’in yerine geçti. Ancak, gücünü toplayamadan biri Bizans diğeri de Germiyan ve Karaman beyleri taraftndan desteklenen iki sultan adayıyla uğraşması gerekti. I4 2 6 ’ya gelin­ diğinde her iki beylik de Murat'ın himayesindeydi ve ona haraç odu-

yorJardı. Sonraları, M urat M akedonya’ya ilerledi ve 1 4 2 8 ’de stratejik açıdan önemli liman kenti Selânik’i Venediklilerden geri aldı. M urat, bundan sonra» bir yandan M acar Kralı Ja n o s Hunyadi (1 3 8 7 -1 4 5 6 ) komutasındaki Avrupalılar’a, diğer yandan ayaklanan K aram anlılar’a karşı iki cephede savaşmak zorunda kaldı. M urat K aram an’ı 1444 Temmuzu’nda yenilgiye uğrattı ama M a carlar’la on yıllık bir ateşkes imzalaması gerekti. Ardından, oğlu M ehm ed adına tahttan feragat ederek M anisa’ya çekildi. M acarlar, O sm anlıiar’ın zayıflığını hissede­ rek Osmanlı topraklarına girdi ve ateşkesi bozdu. Yeniçeriler M u rat’ı yeniden göreve döndürdüler ve Hıristiyan güçler 1 4 4 4 ’te V arna’da bozguna uğratıldılar. Hıristiyan güçlerin O sm an lılan Avrupa’dan çı­ karma umuduj 1 4 4 8 ’de büyük bir orduya kom uta eden H unyadi’nin Kosova'da yenilmesine kadar sürdü. M u rat Edirne’de öldü ve daha sonra ‘Fatih’ olarak ünlenerek II. M ehm ed (saltanatı 1 4 4 4 -1 4 4 6 ; 1451-1481) ikinci kez tahta çıktı. FATİH SULTAN M E H M E D V E E T K İS İ Mehmed’in ünü, 2 9 M ayıs 1 4 5 3 ’te Bizans’ın fethedilm esine dayanır. Bu, çok önemli olsa da, hükümdarlığında nihayet çevresindeki Anado­ lu beylerinin gücünü kırm a ve beylerden farklı olarak hizm etinde bu­ lunan, dolayısıyla kendine tamam en sadık ve hayatları konusunda tüm karar kendine ait olan devşirmelerin egem enliğini kurm ası, O smanlı tarihi açısından daha önemlidir. B öylece, sultanın gündelik işle­ ri ve hatta ordunun yönetimi konularını sadrazam a bırakm asıyla, O smanlı İmparatorluğu daha otokratik ve daha b ü ro kratik bir yönetim sistemine geçti. Güçlerini beyliklerle aralarınd aki ilişkilerden alan ayanlar sınıfı, siyasal etkilerinin, topraklarının ve m allarının büyük bir kısmını kaybederek tamamen devlete bağım lı hale geldiler. Belki de bu uygulama Avrupa’da olduğu gibi Saray’a k arşıt bir güç olu şturacak bir toprak sahibi soylu sınıfının O sm anlı İm p aratorlu ğ u n d a oluşm a o la ­ sılığını engellemiştir. Sultan, zaman içerisinde kendini yönlendirecek olan sadık hizmetkârlarca desteklenen bir o to k rata d önüştü. A ncak, İslâm ideolojisi sultanın da şeriata hesap vermesini öngördüğünden,

1300-1759; 13

osmanlılar: devlenen imMratorioft* (

hür doğmuş Müslümanlar’dan oluşan ulema bağımsız bir siyasi güç olarak varlığını sürdürdü. Osmanlılar 1915’e kadar İstanbul, Dersaadet, Konstantiniye olarak da adlandırmaya devam ettikleri Bizans’ı ele geçirdikleri ve Rom a’nın görevini devraldıklarını düşünmeleri nedeniyle kendilerini bir imparatorluk misyonuna sahip olarak da gördüler. Her ne kadar şehir zorlu bir kuşatmadan sonra düşmüş olsa da, pek çok Rum Ortodoks, iki Kilise’yi birleştirerek Papalık’ın egemenliğini sağlamak isteyen Katolikler’in aksine kendi inançlarını sürdürme hakkı tanıyan Osmanlılar’ı memnuniyetle karşıladı. Sultan Mehmed, Ortodoks Kilisesİ’ne bir kelle vergisi vermesi karşılığında tebaası üzerinde tam yetki tanıdı. Er­ meni Kilisesi de yeni başkente taşınarak dinî ve kültürel özerklik ka­ zandı. Kısa süre içinde, devlet ile dinî cemaatler arasında, 18. yüzyılda m illet sistemine, yani gerçekte özerk dinî toplumlara dönüşecek olan bir ilişki kuruldu. Laiklik öncesi Osmanlı toplumunda, dinî bağlılık ki­ şisel bir mesele değil, toplumları ilgilendiren bir meseleydi. İnsanlar konuştukları dile veya ait oldukları etnik gruba göre değil, doğdukla­ rı Kilise’ye göre tasnif ediliyorlardı. Her topluluğun dinsel ve toplum­ sal yaşamı geleneklerine göre ayarlanıyordu ve bireyler o toplumun yasalarına uymak durumundaydı. Müslüman milleti, etnik özellikleri veya dilleri ne olursa olsun tüm Müslümanlar'ı (Türkler’i, Kürtler’i, Araplar’ı ve mühtedileri) kapsıyordu; aynısı sadece Yunanlılar için de­ ğil, Balkan Slavları ve daha sonraları da Arap dünyasındaki Hırıstiyanlar’ı içeren Rum Ortodoks milleti için de geçerliydi. Aynı durum Yahudi ve Ermeni toplumları için de söz konusuydu. Ancak 19. yüz­ yılda, milliyetçiliğin ortaya çıkışıyla milletler bir etnik renk edindiler ve Sırplar, Bulgarlar, Katolikler, Protestanlar kendi toplumsal örgütlen­ melerine kavuştular. Ancak, 1919’da bile Yunanlı Katolikler, Anado­ lu’yu işgal eden Yunan Ortodoks ordusundan ziyade kendilerini İtal­ yan Katolikler’e yakm hissetmekteydi. Millet sistemi, OsmanlıJar m asimilasyona yönelik bir çabaya girişmediklerini, sadece imparatorlu­ ğun rahat işlemesini sağlayacak pratik bir eklemlenmeye yöneldikleri­ ni düşündürmektedir.

1 4 E rin ci bölüm

İstanbul, 1 453’teki fetihten sonra bir dünya imparatorluğunun başkentine yaraşır biçimde yeniden düzenlendi. II. M ehm ed, tüm im­ paratorluktan zanaatkarlar getirterek bunları İstan bu l’un yeniden in­ şası için kente yerleştirdi. İstanbul’un nüfusu, özellikle 1 4 9 2 ’de Ispan­ ya'da yaşayan ve Yahudilerin kovulması sonrasında im paratorlukta yerleşmeleri için davet edilmeleri ve çoğunun başkenti seçm esiyle, gide­ rek arttı. 1500 ile 1600 arasında İstanbul A v ru p acın en önem li kent­ lerinden birine dönüştü; 1 6 0 0 ’de önce Paris daha sonra da Lond ra ta­ rafından geçilene kadar en büyük nüfusa sahip kentlerden biriydi. İmparatorluk olma yükümlülüğü, II. M eh m ed ’i aynı zam anda topraklarını her yönde genişletmeye yöneltti. G üney S ırb ista n ’daki ve Eflâk'taki Osmanlı etkisini artırdı. 14. yüzyılda güçlenm elerinden be­ ri, Osmanlılar için ticaret önemli olm uştu, am a İstan bu l’un fethiyle, deniz gücü ve uluslararası ticaret O sm anlı’nın hem güvenliği hem de ekonomisi için hayati önem kazandı. Venedik bir rakip haline geldi; Osmanlılar donanmalarına ve şehrin güvenliğine özen gösterm eye mecbur kaldılar. Fatih, bu düşünceyle M idilli A dası’nı ele geçirdi ve Boğazlar’ı tahkim etti. Venedik’i 1 4 7 9 ’da bir an tlaşm a im zalam aya zorlayana kadar Akdeniz’de baskı alcında tuttu . D a h a so n ra K ırım ’ı ele geçirerek Kırım T atarlan ’nı kendine bağladı ve K arad en iz’i bir O smanlı gölüne dönüştürdü. O sm anlılar’ın genişlem esi II. M eh m ed ’in 1 48 1 ’deki ölümüne kadar R od o s’a ve hatta O sm a n lıla r’ın O tra n to ’yu ele geçirdiği Güney İtalya’ya uzanan seferlerle sürdü. II. Bayezid (saltanatı 1 4 8 1 -1 5 1 2 ), kardeşi C em S u lta n ’la ( 1 4 5 9 1495) taht için mücadele etm ek zorunda kaldı. Ö n ce , y eniçerilere, bağlılıklarını sağlama amacıyla ‘cülus bahşişi* adı altın d a rü şvet verdi; sonraları bu, tahta çıkan her sultanın kabullendiği bir uygu lam aya d ö ­ nüştü. Cem yenildi ve onu ellerinde tutm alarına k arşılık her yıl 4 5 .0 0 0 duka altını ödenen Rodos Şövalyeleri’ne sığındı. C em d ah a so n ra , on u gözaltında tutmak için Bayezid’e şantaj yapan P ap a’nm b ir tu tsağ ı o la ­ rak öleceği Napoli’ye götürüldü. Tarihçiler, C e m ’in ta h tta h ak iddiası ve Batılı güçlerin bunu kullanm asıyla d ikkati d ağıtılm am ış olsayd ı, Bayezid’in neler yapabileceğini tartışm ıştır. İtaly a’da o d önem d e hü ­

osm anlılar: devletten im psnnoriuga (1300-1789) 1 5

küm süren anarşi ortamı ve Fransızların İtalya’yı 1494’te rahatça ele geçirmeleri gözönüne alınırsa, Osmanlılar İtalya’yı dize getirerek dün­ ya tarihini değiştirebilirlerdi. Roma’da, kentin Konstantiniye’yle aynı kaderi paylaşacağı endişesi vardı. OSM ANLI MÜLKÜNÜN GENİŞLEMESİ 15. yüzyıla gelindiğinde, Osmanlılar kendilerini haraç toplayan bir im­ paratorluk yerine dünya ticaretine bağımlı bir devlet olarak yeniden biçimlendirmişlerdi. Cenova ve Venedik arşivlerinde yapılmış yakın ta­ rihli araştırmalar Osmanlılar’m bölgede ticareti çok ciddiye aldıklartnı göstermektedir. 14. yüzyıl başlarından itibaren fetihleri, ticaret açı­ sından bölgeden gelir getiren Gelibolu ve Çanakkale Boğazı gibi stra­ tejik noktaların ele geçirilmesine dayanıyordu. Osmanlılar, Temmuz 1496’da Venedik’i yendikten sonra, Venedik’i yıllık haraç vermekten muaf tuttular ama bunun yerine Venedik’in ihracatından Osmanlılar’a yüzde 4 ’lük bir vergi vermesini şart koştular; ticaret Osmanlılar için haraç kadar önemli hale gelmişti. Avrupa’da savaşmanın dışında, Osmanlılar Mtsır ile Suriye’de Memlûklar ve İran’da Safevîler gibi rakiplerin tehdidine maruz kalı­ yordu. Safevîler’le olan rekabet, Osmanlılar’ın Sünnî ve ortodoks İs­ lâm’ı ile Safevîler’in Şiî ve heterodoks İslâm’ı arasında bir ideolojik re* kabete de dönüşmekteydi. Bu uzun soluklu çekişme iki imparatorlu­ ğun da enerjisini tüketmekteydi ve Avrupa gücünün yükselişi karşısın­ da her iki devletin de göreceli gerilemesinin sebebiydi. Babası Bayezid’i deviren I. Selim (saltanatı 1512-1520), dikka­ tini Doğu’ya çevirmeye ve Şah İsmail’in yükselen gücünün karşısına çıkmaya mecbur kaldı. 1514’te Yavuz Sultan Selim Safevîler’i Çaldıran’da yenilgiye uğrattı ve Azerbaycan ile Güneydoğu Anadolu'yu ele geçirdi. İki yıl sonra, Selim Memlüklar’a karşı sefere çıktı ve Suriye’yi 1516’da, Mısır’ı da ertesi yıl Osmanlı topraklarına kattı. Mısır’daki tarım ve ticaret, İstanbul'a, Hindistan ve Asya’yla ticaretten elde edi­ len gelirlerin yanı sıra, önemli zenginlik kazandırdı. Osmanlılar ayrıca Mekke ve Medine kutsal kentlerinin koruyucusu oldular ve statüleri

dünyadaki en güçlü M üslüman devlet olarak belirlendi. Kudüs İs­ lâm’ın üçüncü kutsal kenti oldu ve O sm anlılar burada ticaret hayatını canlandtrmak için uğraştılar, birçok vakıf kurdular; Y avu z’un halefi Süleyman da Kudüs’ün surlarını yaptırdı, K udüs, Şam veya H alep gi­ bi büyük bir bölgesel başkent olm adı am a İslâm ’ın üç kutsal m ek ân ın ­ dan biri olarak büyük dinsel öneme kavuştu. İm p aratorlu k , yüzölçü­ münü ikiye katlamıştı ve İslâmî unsuru Arap eyaletlerinin katılm asıy­ la güçlenmişti. Ayrıca, Mısır, O sm anlılar’ı K irild eniz ve H in t O k y an u ­ sumdaki Portekizlilerle doğrudan ilişki içine sokm uştu. 16. yüzyılda, dünyadaki denge A kdeniz’den A tlan tik 'e kaydı. Kristof Kolomb’un 1 4 9 2 ’de Am erika’yı keşfi ve 1 4 9 8 ’de V asco da G ama’mn Afrika’nın güneyinden H indistan’a varan yolculuğu İslâm dün­ yasının önemini ortadan kaldırmasa bile zayıflattı. So nu çta A sya’yla olan ticaret tamamen bitmediyse de O sm anlı hâzinesi daha az gelir el­ de etmeye başladı. İmparatorluk aynı zam anda sadece sultan tarafın ­ dan yonetilemeyecek kadar genişledi ve sorunlu olm ay a başladı; böylece sultan her gün biraz daha fazla olarak bü rokrasisine dayanm ak zorunda kaldı. Devşirme yöntemiyle yükselen erkekler de Saray ’daki kadınlar gibi daha etkili olmaya başladılar. KANUNÎ SULTAN SÜLEYM AN Sultan Süleyman (saltanatı 1 5 20-1566) belki de O sm anlı sultanlarının en ünlüsüdür. Türkler tarafından ‘Kanunî’, Batılılarca da ‘M uhteşem Süley­ man’ olarak tanının Süleyman, seleflerinin izinden giderek im paratorlu­ ğu genişletmeyi sürdürdü, 1 5 2 l’de Belgrad’ı aldı, 1 5 2 9 ’da Vıyana’yı ku­ şattı. Osmanlılar Kutsal Roma-Germen İm paratoru V. Kari ile Fransa Kralı l. François arasındaki Avrupa çatışmasına ak tif olarak katıldılar; Osmanlılar’m rolü, Karl’ın Martin Luther’ın Protestan reform hareketi­ ni yok edememesi bağlamında hayatidir. Avrupa’daki savaşlar Kaııuni'nin 1566’da Macaristan’a yaptığı bir seferi yönetirken ölmesine kadar sürdü. Ayrıca Safevîler’e karşı da savaşıp 1 5 3 4 ’te Bağdat’ı fethetmiştir. Ticaret Osmanlı ekonomisinin önemli bir parçası olm uştu; Müslim veya gayri-Müslim Osmanlı tüccarları Avrupa'da -Özellikle

osmanlılar: devletten imparstort»}* {1)00-1769: 1 7

İtalya’d a - ve Asya’da ticaret yapıyorlardı. Bunun bir sonucu olarak, 1 5 3 5 ’te Sultan Süleyman, Fransız tüccarlara ‘kapitülasyonlar’ olarak bilinen birtakım ayrıcalıklar tanıdı, imparatorluk sınırlan içinde bu­ lundukları sürece, Osmanlı hukuku ihlâl edilmemek kaydıyla kendi hukuklarına ve âdetlerine göre yaşayabileceklerdi. Zaman içinde bu kapitülasyonlar diğer Avrupa devletlerini de kapsadı ve Avrupa ile Osmanlılar arasında ticaretin genişlemesine yol açtı. Osm anlı donanmasının büyümesi Akdeniz’i, bölgede ticaretin güvenliğini sağlama amacıyla kontrol altında tutmak olarak açıklana* bilir. Bu am açla Kanuni Kuzey Afrika sahilinin hâkimiyetini V. K arl’dan alm ak; Cezayir, Tunus ve Libya’da Osmanlı yönetimini kur­ m ak üzere Barbaros Hayrettın'den yararlandı. Basra Körfe2İ’ni dene­ timi altında tutan Portekiz gücünü yok etmek için de önemli bir çaba ortaya konmuşsa da, 1 5 3 8 ’de Osmanlı donanması Hindistan'da Gucerat Yarım adasının güneyindeki Diu’ya kadar yaptığı Hint Şeferi’nden, Portekiz donanması karşısında tutunamayarak geri dönmüş­ tür. Osmanlı gemileri, Akdeniz’in daha sakin sularına göre inşa edil­ mişlerdi ve Portekiz kalyonlarıyla boy ölçüşemezlerdi. Belki de bu yüz­ den Osmanlılar, haritasını çıkarmalarına ve hakkında çok şey biliyor olm alarına rağmen Atlantik’e açılmayt denemediler. Tıpkı Doğu As­ ya’daki Çinliler gibi, Osmanlılar da Doğu Akdeniz’deki imparatorluk­ larından memnundular. Kanuni Sultan Süleyman’ın yönetimine kadar, Osmanlı İmpara­ torluğu, özerk sayılabilecek dinî cemaatlerden oluşan çokdinli bir çift­ çiler, esnaf ve zanaatkarlar toplumu üzerinde hüküm süren ve kimi za­ man ulema tarafından yönlendirilen bir askeri-bürokratik yönetici sı­ nıfça idare edilen istikrarlı bir şekil almıştı. Yönetim ve yasama erkle­ ri padişahta toplanmıştı ve padişaha, imparatorluk genişleyip daha bürokratik bir hal aldıkça sultanın yetkilerinden daha fazlasını ellerin­ de bulunduran vezirler yardımcı oluyordu. Kanuni’mn ölümünden sonra sadrazam sultanın pek çok yetkisini eline alnuya başladı ve pa­ dişah gitgide daha fazla Saray merkezli hale geldi. Gayn-MüsJim top­ lamların liderleri olarak cemaatlerinin dinî ve toplumsa! ihtiyaçlarına

18

funncı bölüm

bakan patrikler, padişahın korum asındaydılar. Farklı toplum ları asimile etmek amaçlı çalışm alar yapılm am ıştı; bu toplum lar sadece gün­ delik etkileşimlerin normalleşmesi ve kültürel değiş-tokuş için bir sos­ yal çerçeve yaratmak üzere sisteme katılm ışlardı. 19. yüzyılda milliyet­ çiliğin ortaya çıkmasına kadar sistem iyi işlemekteydi ve her toplumun eğer asimile edilmiş olsalardı olanak bulam ayacağı şekilde kendince yaşamasına olanak tanımaktaydı. Osmanlı yönetimi o dönem için Avrupa’yla kıyaslandığında ile­ riydi ve Hıristiyan köylüler O sm anlı yönetim ini kendi dindaşlarının feodal yönetimlerine kıyasla daha rahat bulm uştu. B arb ar olarak dü­ şündüğü T ü rk ler’e karşı hoşgörü beslem eyen M artin Luther (14831546), köylülerin vergiler daha hafif olduğu için O sm an h lar’a meylet­ tiğini kabul ediyordu. Osmanlı vergileri, padişah m üreffeh topraklar fethettiği sürece hafif kalmayı sürdürdü, ancak fetihler sona erdikten sonra ağırlaştı. İstanbul’un fethiyle, O sm anlılar bazı Bizans yönetim uygulama­ larım benimsediler. Padişah gitgide daha zor erişilir hale geldi, günde­ lik işleri sadrazamın başkanlığında toplanan ve diğer vezirlerden olu­ şan Divatı-t Hümayun'a. bıraktı. Divan-ı H üm ayun’un başlıca üyeleri Rumeli ve Anadolu kazaskerleri İstanbul kadısı, defterdar, mühürdar ve de vezir rütbesindeyse yeniçeri ağasıydı. Sonradan, şeyhülislâm ya­ ni en üst düzey dinî otorite, reisülküttap yani dış ilişkilerden sorumlu vezir ve donanma komutanı olan kaptanpaşa da divana eklendiler. Rütbesini belirten iki tuğ'a sahip bir paşa bir eyaletin valisi olarak ata­ nırken, bu eyaletler tek tuğa sahip diğer paşalarca yönetilen sa n ca k'lara bölünmekteydi. Bunun altında bir kadı ve yerel halkı temsil eden toprak sahiplerince yönetilen bölgeler, yani k a z a ' h t yer alırdı. Toprak devlete aitti ve im paratorluk ekonom isi, devletin temel gelir kaynaklar» olarak hem toprağın hem tarım üretim inin denetimi­ ne dayanmaktaydı. Topraklar, gelirleri m aaş olarak, yöneticiler olan beylere ve vezirlere verilen tım ar'lara ayrılmıştı. Bu tımarlar, miras yo­ luyla gelecek kuşaklara kalmazdı ve sahibinin ölümü üzerine bu top­ raklara el konabilirdi. Topraklar toprağı kontrol eden kişinin vârisle­

osmanlılar: devletten im^aratortb&s It)00-t7fe» 1 9

rine geçemediğinden, Avrupa’daki gibi bir toprak sahibi sınıf oluşamadı. Te­ oride, köylüler, loprak sahibine haraç­ larını ödedikleri sürece, işledikleri top­ raklardan çıkarılamazlardı. Bu önlem, çiftçilere devamlılık güvencesi verdiği gibi, Osmanlı tarihinde köylü ayaklan­ m alarının olmamasını da açıklayabilir. Kanunî Sultan Süleyman döne­ mi, geleneksel olarak Osmanlı İmparatorluğu’ntın zirve noktası olarak kabul edilir. Süleyman, bir dünya im parator­ luğunun temellerini atan ilk on büyük hüküm darın sonuncusu olarak tanım ­ lanır. Bu im paratorlar sadece büyük fa­ tihler değil, aynı zamanda topraklarını

Kanuni Sultan Süleyman d&nemınde imparatorlumun sımıUft alabildiğine genişledi. Ancak bu fetih siyasetinin bir de ekonomik yanı vardı; çünkü kimi zaman

ödünsüz bir bilgelikle yöneten yetenek­

fethedilen topraklan korumak için yapılan

li yöneticilerdi. Süleym an’dan sonra

m asraflar, buralardan sağlanan gelirinden

tah ta çık an sultanların harem in zevkle­

okuluna mensup bir ressam tarafından

rine savaş alanından daha fazla önem

yapılm ış portresi.

daha fazlaydı. KanunPmn Italyan Tıziano

veren, genelde beceriksiz, sıradan ve yoz ad am lar olduğu söylenir; ancak, IV. M u rat (1 6 2 3 -1 6 4 0 arası taht­ ta) gibi bir sultan bunların arasında istisna olarak görülür. Beceriksiz hüküm darlar, Fatih Sultan M ehm ed gibi büyük sultanların ferasetin­ den yoksun oldukları için, yönetim i felç edip im paratorluğu da zayıf­ latıyorlard ı. A ncak im paratorluk, Sokullu M ehm ed Paşa ve im parator­ luğu elli yıl k ad ar yöneten Köprülü ailesinden çıkan sadrazam lar gibi üsrün yetenekli devlet ad am ları veya arada bir rastlanılan IV. M u rat gi­ bi dirayetli su ltan lar sayesinde ayakta duruyordu. Bu açık la m a , Barı Avrupa’nın yükselişine paralel olarak O sııu n Iı’mn gerilem esine ek bir açık lam a olarak sadece bir ölçüde doğrudur ve çağ d aş ak ad em ik dünya yeni açık lam alar aram aktadır. 16. yüzyıla gelindiğind e, O sm anlı İm paratorlu ğu, hem kendi içinde hem d ışarıda.

2 0 tımni' bolum

son derece farklı bir ortamda işlemekteydi: D evlet, asıl am acı toprakla­ rını genişletmek olan ve dolayısıyla bir sultan-serdarın ordularına ön­ derlik etmesine gereksinen bir devletten ticaret ve genişlem ekte olan Av­ rupa gibi ekonomik konularla ilgilenmesi gereken bü rokratik bir dev­ lete dönüşmüştü. Osmanlılar, ne kadar yetenekli olursa olsun tek bir kimse tarafından yönetilemeyecek bir dünya im paratorluğu yaratmış­ lardı. İktidarın aktarılması gerekiyordu ve sultanlar, bir sadrazam ile vezirlerden oluşan bir divan, yani bir çeşit bak an lar kurulu kurmak zo­ runda kalmışlardı. Süleyman’ın hüküm ranlığında durum net değildi ve sultan, gücünün artmasından kıskançlık duyduğu sadrazam ı İbrahim Paşa’yı idam ettirtmişti. Ancak, halefi olan II. Selim , sadrazamına ve bürokrasisine öylesine bağımlı hale gelmişti ki sadrazam daha sonrala­ rı fiâbıâli diye tanınacak kendi konutunun sahibi olm uştu. Aynı sebeple, imparatorluk haremi de 16. yüzyılda bir siyasal iktidar odağı olarak ortaya çıkmıştır. Sadrazam genelde sultana, sulta­ nın bir yakınıyla yaptığı evlilik yoluyla bağlıydı; dolayısıyla da harem­ le ve haremdeki, sultanın annesi veya gözde cariyesi olan v a lid e sultan gibi güçlü kadınlarla doğrudan bağlantısı vardı. Bazen sultan reşit de­ ğilken tahta çıkardı ve bu sebeple sultanın annesi, hüküm dar erişkin olana kadar sürecek bir vesayetin başında yer alırdı. 16.

yüzyılın ortalarına gelindiğinde im paratorluk özellikle kârlı

biçimde, ekonomik çıkar için kullanılabilecek topraklar açısından ge­ nişlemesinin uç sınırlarına ulaşmıştı. Bu, O sm anlı em peryalizmi ile Is­ panya, İngiltere, Hollanda gibi Avrupalı güçlerin emperyalizmleri ara­ sındaki farktı; bu güçlerin emperyalizmdeki am açları genelde ekono­ mikti ve sömürgelerini sonuna kadar yağmalam aktaydılar. Osmanlılar ise, ‘emperyal aşırı genişleme’ durumunun klasik bir örneğiydiler. Or­ ta Avrupa’da, Kuzey Afrika’da, Kıbrıs’ta büyük kuvvetler ve Akde­ niz’de, Ege’de, Kızıldeniz’de güçlü donanm alar bulundurmaları gere­ kiyordu. Kutsal Roma-Germen imparatorunun ve m üttefiklerinin ya­ nı sıra, Osmanlılar Rusya’nın Kırım ’da yükselen gücünün yarattığı tehditle de yüzleşmek zorundaydılar. Anadolu’da Safevîler göçebe Türkmen aşiretleri arasında yaptıkları Şiîlik propagandasıyla bir teh­

ûsmaniıUıı: devtetten ı^p-vsiarinl?.

21

dit unsuruydular. Tüm bunlar hazine üzerine büyük bir yük oluştur­ makta, Osmanlılar’ı mali yükümlülüklerini yerine getirmek için yeni yollar bulmaya zorlamaktaydı. Dış dünyada ağırlık merkezinin Akdeniz havzasından Atlantik dünyasına kaymasıyla büyük bir dönüşüm oluşmaktaydı. Keşifler ça­ ğıyla birlikte Osmanlılar’ın yüzyıllardır ellerinde tuttukları ticaret yol­ ları önemlerini yitirmiş, imparatorluğun ticaretten elde ettiği gelir azal­ mıştı. Ancak bu kademeli bir süreçti ve imparatorluğu hemen etkileme­ di. Yine de, imparatorluğun siyasal ve sosyal yapısına bağlı olarak, or­ tada bariz bir çözüm yoktu. Osmanlı ekonomik sistemi, Batı’mn mer­ kantilizminin ve endüstrileşmesinin tehdidine karşı durmaktan âcizdi. BİR D EVRİM ÇAĞI Batı dünyasında, feodalizmden ticarî kapitalizme dönüşüm, devrimle betimlenmiştİ: yükselen orta sınıflar -yani burjuvazi- siyasi iktidar için savaşmak zorunda kalmıştı. Bu, İngiltere’de 1640 ile 1688 ara­ sında ‘Muhteşem Devrim le sonuçlanmış, Fransa’da devrim 1789 ile 1815 arasında gerçekleşmişti. Feodal sınıfın gücüne karşı çıkacak kuvvette bir burjuvazinin olmadığı İspanya ve Rusya gibi ülkelerde devrim olmadı ve eski yönetici sınıflar iktidarda kaldılar. Bu durum Osmanlılar’da da aynıydı. Düzeni sağlayarak rüccar ve üreticilerin servet kazanmasına izin verecek kadar güçlü bir yönetimi korudularsa da bunların kendi çıkarlarını savunabilecek bir siyasi güç olmasını engellediler. Osmaniı’daki durum, tüccarların dini bağlılık üzerinden -Rum Ortodoks, Katolik, Ermeni, Yahudi ve Müslüman olarak-ay­ rılmış olmasıyla daha da zorlaşmıştı, çünkü tüccarlar haklarını savu­ nacak ortak bir grup olarak hareket edemiyorlardı. Osmanlılar, eko­ nomi açısından ticaretin önemini kavrasalar da hiçbir zaman sadece ticaret sınıflarının çıkarlarıyla ilgili olmadıkları gibi, ekonominin hız­ lı büyümesine dair bilinçli bir ilgi de göstermediler. Yine de tüketici­ nin hakkının koruyucusııydular; en önemli görevlilerden biri, çarşı ve pazarlarda fiyatları, malların kalitesini, ölçü ve ağırlıkları denetleye­ rek tüketicinin aldatılmadığmdan emin olmakla görevli nmhtesip'ri.

Bu bile, kendi özü nd e kapitaliz­ m in ve b ir p azar ek on om isin in ge­ lişm esini en gelliy ord u . Y in e de, teorid e ellerine fır­ sa t verilse, b ir bu rju vazi dönüşü­ m ünü g erçek leştirm e rolünü oyna­ y abilecek b irta k ım zengin tüccar­ lar vardı. Ö rn e ğ in , Şeytan oğlu ola­ rak bilinen ve say g ın bir B izans ai­ lesinden g elm e

b ir

Rum

tüccar,

kü rk ticareti ile im p arato rlu k ça ­ p ın d ak i tuz tek elin d en b ir servet elde etm iş, bu sayed e O sm an lı do­ nan m asın a altm ış g em i donatm ıştı. A ncak, o n u n a rta n servetin den ve Vatide-i muazzama diye de bilinen Mahpeyker Sultan ya da Kösem Sultan, Osmanlı saray kadınlan arasında en İhtiraslı olarak, özellikle taht kavatan » » o d . p^tii entrikalar cevirmekie ün salmıştır. Turhan Suitan'm bir tertibi sonucunda Öldürülen Kösem Suitan’m döneminde Avrupai, bir ressam tarafından

çizilmiş gravürü.

kudretinden tedirgin Oİan III. M uracJ> onu 1 5 7 8 ’de İdam ettird i. D aha . . ^ , c ■■ başka zengin O sm a n lı s a r ra f ve tuccarları da vard ı a m a O sm a n lı yönet >

ı

,

.

ı „

t,C1 S in ,fl b u n , a t i n d e V ,e t l" V^ 3 e k ° ‘

nom inin k a ra k te rin i etk ilem esin e as­ la m üsaad e etm ed i. A vru p a’da bile

böyle bir değişiklik bir devrim g erek tirirk en , O sm an lı D ev leti böyiesine radikal bir siyasal ve toplum sal d önüşüm e izin v erm ey ecek kadar kuvvetliydi. Dolayısıyla, çeşitli b aşk ald ırılar old u y sa da siyasal düze­ nin ve bunu destekleyen toplum sal sistem in b a şın d a n , v ar o lan y ö n e ­ tici sınıfı bir başkasıyla değiştirecek, im p arato rlu ğ a yeni bir g örünü m ve yön getirecek şiddetli bir dönüşüm geçm edi. Bu, ‘O sm anlılar etraflarında olan biteni an la m a d ı’ dem ek de de­ ğildi; Avrupa’da olan bitenden haberdardılar. D ev am lı o la ra k Avru­ pa’dan gelen bir yabancı akını vardı ve bu gelenlerden b a z ıla rı, genelde askerî a?.man olarak, burada yerleşip im p arato rlu ğ u n hizm etin e g iri­ yorlardı. Cenova ve Venedik gibi İtalyan kent-devletleriyle O s m a n lıc ın

osmanlılar: dtvle’ten ımpajaiartufa fıy>0‘i 7%9. 2 3

ilk günlerinden beri ticari ilişkiler vardı ve Müslüman tüccarlar da İtal­ yan kentlerine yerleşmişlerdi. Fatih Sultan Mehmed, sanat çalışmaları için İtalya’ya öğrenciler göndermişti ve papayla yazışmaktaydı. Sonuç olarak, Osmanlılar, yakınlarındaki gelişmelerden açıkça haberdardılar ama bu gelişmeleri kendi karmaşık, çokdinli toplumlarına uygulayamıyorlardı. Aynı zamanda, Avrupa’daki değişikliklerin kendi toplumlannı nasıl etkilemeye başladığını da kavrayamadılar, ama bu, imparator­ luğun ve imparatorluk yönetici sınıfının karakteriydi: tutucu ve statü­ koya bağlıydılar, bu yüzden bir tüccar sınıfının ortaya çıkarak devleti dönüştürüp eski yönetici seçkin tabakayı yerinden etmesine izin ver­ mezlerdi. Osm anhlar’da devletin ekonomik politikasını belirleyen üç il­ ke vardı: kent ekonomisini, özellikle de İstanbul’unkini düzenli tutarak ordunun, bürokrasinin ve Saray’ın iyi beslenmesini sağlamak; kentsel ve kırsal kesimlerden vergilerle gerekli geliri elde etmek; kentlerde ve kırsal kesimde etkin kontrollerle statükoyu sürdürmek. İspanyol impa­ ratorluğu da 16. yüzyılda ve daha sonraları benzer bir politika güttü, ancak imparatorluk olmasına ve büyük servetine karşın, burjuva toplumuna geçişi yapamayarak tüccar sınıflarca yönetilen bir üike olarak, Hollanda ve İngiltere gibi Avrupa devletlerinin gerisinde kaldı. Bu, ba­ zılarının iddia ettikleri gibi bir din meselesi (İslâmî veya Katoliklik kay­ naklı) değildir; Aydınlanma öncesi emperyalizminin Özünde vardıc. Ancak, Osmanlı gerilemesi sert ve hızlı bir biçimde gerçekleş­ m edi. İmparatorluk 17. yüzyıl boyunca kendini savunabilecek ve hat­ ta 1 6 8 3 ’te Osmanlı ordularım ikinci k ez Viyana’nm surlarının önüne kadar getirecek bir sefer düzenleyebilecek kadar güçlüydu. 15701 5 7 1 ’de Osmanlılar Tunus ile Kıbrıs’ı ele geçirdiler ve Avrupa güçleri bıı tehdidi güçlerini birleştirerek 1571 ’de Osmanlı donanmasını Inebahtı’da (Lepanto) büyük bir yenilgiye uğratacak kadar ciddiye aldı­ lar. Osmanlı İmparatorluğu'nun gücü öylesine büyüktü kı Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, Sultan II. Selim’e, İnebahn’da yok edilen do­ nanmanın kolaylıkla yeni ve daha iyi gemilerle yenilenebileceğini bil­ dirdi. Ancak, yenilginin sonucunda II. Selim Venedik'le ve Kutsal Roma-Germen imparatoruyla barış antlaşması yapmak zorunda kaldı.

II.

Selim’in (saltanatı 1566*1574) yönetim ine gelindiğinde, ikti­

darda, Sokullu Mehmed Paşa nın (1 5 0 5 -1 5 7 9 ) yanı sıra söz sahibi olanlar çoğalmıştı, ancak bunların hiçbiri Sokullu k ad ar büyük devlet adamı değildi. Sokullu Mehmed Paşa, B osna’nın Sok ol kasabasında doğmuş ve devşirme sisteminden yetişmişti. Bürokraside yükselerek 1 565’te sadrazam olmadan önce Süleyman’ın torunu ve II. Selim ’in kı­ zıyla evlenmişti. İmparatorluğu, sultan değil, 1 5 7 9 ’daki ölüm üne ka­ dar o yönetmişti. İran'la 1578-1590 arasındaki, Avusturya’yla 1 5 9 3 ’teki gibi ola­ ğan savaşların yanı sıra, Osmanlılar aynı zamanda ‘ 17. yüzyıl krizi’ ola­ rak tanımlanan bir sıkıntıyla da baş ermek zorunda kaldılar. Bu kriz, bi~ raraya gelmiş birtakım faktörlerin birleşmesiyle üstesinden gelinmesi ge­ reken zorlu bir durum olarak Osmanhlar’ın karşısına çıktı. D aha önce­ ki araştırmacılar, bunun, Amerika’dan gelen altın ve gümüşün Akdeniz sistemine Batı’yla olan ilişkisi sayesinde girmesi sonucunda Osmanlı ekonomisinde enflasyona ve baskıya sebep olduğunu savunuyorlardı. Hâzinenin ordu ve yönetimin masraflarını karşılam ak için daha fazla para bulması gerekiyordu. Yeni araştırmalar, nakit para ekonomisinin Balkanların ve Anadolu’nun kıyı bölgelerinin büyük bölümüne yayıldı­ ğını, bu sürecin 16, yüzyılda Yeni Dünya altınının gelmesiyle hızlandığı* nı ve bunun sonucunda da ticarileşmeyi artırdığını iddia etmektedir. Böylelikle vergiler mal yerine nakit olarak toplanm akta ve bu impara­ torluğun bazı bölgelerinde toprağı elde tutma yöntemini değiştirmektey­ di. Nüfus artışı ve kentleşmede yaşanan genişleme; ekonom inin para odaklı hale gelmesinin artırdığı paraya talep ve imparatorluğun kısıtlı kaynaklarına uyguladığı baskı, enflasyonist hareketi hızlandırmıştır. Devlet, Habsburglar’a ve Safevîler’e karşı sürdürdüğü yıpratıcı savaşlar için daha büyük bir askeri gücü finanse etmek zorunda kalmaktaydı ve acil bir çözüm yolu, sikkelere gümüşten çok pirinç koyarak paranın de­ ğerini azaltarak parayı devalüe etmekti. Bunun sonucu sosyal kargaşay­ dı ve 1589’da İstanbul’daki yeniçeriler ayaklanarak azalan maaşlarını, düşen yaşara standartlarını protesto ettiler. Bu ayaklanmalar, 1 5 9 2 ’de bastırılana kadar sürdü. 1 590’larda, Orta Anadolu toplumsal kargaşay­

osmanlılar: d *vi*tt*r' CTpAnüûrlcfc* (ı>*V-t77ft9' i 9QS) 4 *

yışj ortadan kaldırılıyordu. Bu tür son olay 1837’de, II. Mahmud’un Pertev Paşa’yı bir Saray entrikası yüzünden öldürtmesiydi ve Mustafa Reşit Paşa bundan dersini çıkarmıştı. Kararnameyle, can ve mal gü­ venliği sağlanan devlet görevlileri böylece kendilerini güvence altına aldılar. İltizam men edildiyse de birkaç yıl içinde bu yasa kaybedecek çok fazla şeyi olan mültezimler tarafından sabote edilerek, uygulama imparatorluğun sonuna kadar devam ettirildi. 1839 Tanzimat Fermanı, laikleşme konusunda önemli bir adım ve imparatorluk parçalanana kadar devam edecek bir süreçti. Ferman, dinî cemaatlere ayrtcalıklar tanınmasına dayanan geleneksel millet sis­ temi prensibini zayıflattı, ama eşitliğin sağlanmasından memnun olsa­ lar da cemaatler ayrıcalıklarından vazgeçmek istemediler. Büyük güç­ lerden fermanın uygulamasını izlemeleri, hatta bunlardan İstanbul yö­ netiminin sözlerini yerine getirip getirmediğine bakmak amacıyla Osmanlı eylemlerini zımnen denetlemeleri istendi. Böylelikle, büyük güç­ ler, reformların garantörü oldular. Tanzimat devlet adamları, eğer pa­ dişah reform yolundan saparsa, onu yeniden aynı yolu izlemeye yönel­ tebilecek iç güçler olmadığından Avrupalı elçilerin bunu yapabileceği­ ni hesapladılar. Batılılaşma için baskı yapmada yabancı elçiliklerin yardımına itimat ettiler. Özellikle İngiltere Büyükelçisi Stratford de Redcliffe Canning (1786-1880) bürokrasinin Batıhlaştırılmasında önemli bir rol oynadı; hatta kimi akademisyenler, Osmanlı Batılılaşma reformcuları arasında en etkili isim olduğundan, Tanzimat Fermanı’mn büyük ölçüde onun eseri olduğunu öne sürmektedirler. İ847’dc İngiltere büyükelçisi olmadan önce diplomatik yaşamının büyük kıs­ mını İstanbul'da geçirmişti ve 1858'e kadar da İstanbul’da kalmış, bu­ rada ‘Büyük Elçi’ (Grand Ambassador) diye adlandırılarak diplomatik camianın duayeni olmuştu. Rusya'dan ve Rusya’nın Ortodoks Hıristiyanlar aracılığıyla sahip olduğu etkiden hoşlanmamaktaydu bu yüz­ den de Protestanlığın yayılmasını bir alternatif olarak öne sürmüştü. Aynı zamanda reformlar ve Batılılaşma için çabalarken, 1850 yılında Protestan Kilisesi’nin ve cemaatinin bir millet olarak tanınmasını ba­ şarmıştı.

42 •kinti bolüm

1839 Fermam’nın Mehmed Ali krizini izlemesi gibi, Islahat Fer­ manı da 28 Şubat 1856'd a, Paris Kongresi K ırım Savaşı sonrası Doğu Sorunu'nu halletmek için toplanırken (Şu b at-M art 1 8 5 6 ) ilan edilmiş­ ti. Kırım Savaşı, Bâbıâli hükümeti, R usya’nın im paratorluktaki Orto­ doksların koruyucusu olmasına izin verilmesi isteğinin reddi sonrasın­ da çıkmıştı. İngiltere ve Fransa tarafından desteklenen Osm anlılar, 4 Ekim 1853’te Rusya’ya savaş ilan etmişti. İngiltere ve Fransa savaşa 1854 Martı’nda katılmış ve çarpışm alar K ırım Y arım ad ası’nda yaşan­ mıştı. Avusturya’nın da Rusya karşıtı ittifaka k atılm a tehdidi ve yenil­ me tehlikesi karşısında barış yapmayı kabul etti; Şu bat 1 8 5 6 ’da ateş­ kes ilan edildi ve 30 Mart 1 8 5 6 ’da Paris Barış A ntlaşm ası imzalandı. Kırım Savaşı’nın başka yerel sonuçları da oldu. Avrupa ordula­ rı başkent yakınlarında konuşlanınca Batı m alları ticaretin de önemli bir gelişme yaşandı. Özellikle Avrupa ile O sm anlı İm paratorluğu ara­ sındaki ticari iletişimde bir devrim yaratan ilk telgraf hatları da bu ve­ sileyle kurulmuş oldu. Modern savaşın ve Florence N ightingale’in K ı­ rım’daki çalışmalarının sonucu olarak 1 8 6 8 H aziran ı’nda, Kızılhaç’ın Osmanh’daki muadili olan örgüt kuruldu. Bu örgüt, önceden sadece ‘Yaralı ve Hasta Osmanlı Askerlerine Yardım C em iyeti’ olarak adlan­ dırılırken, Haziran 1877’de H ilali Ahmer Cem iyeti, 1 9 3 5 ’te de Kızı­ lay adını alarak günümüze kadar görevine devam etti. Kırım Savaşı sonunda yapılan Paris A ntlaşm ası’yla Rusya Tuna Nehri’nin ağzını ve Besarabya’nın bir bölümünü geleceğin R om an­ ya’sına; Kars vilâyetini Osmanlılar’a bıraktı ve aynı zam anda Osmanlı İmparatorluğundaki Ortodoksların koruyucusu olm a iddiasından vazgeçti. Karadeniz, antlaşma 1871*de gözden geçirilene kadar, taraf­ sızlaştırdı. Osmanlılar, Avrupa uyumuna dahil edildi, büyük güçler Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını ga­ ranti ettiler. Ancak, Osmanlılar bir Avrupa devleti olarak kabul edil­ mediler ve dolayısıyla da kendilerine eşitlik tanınm adı. O sm anlılar’ın kapitülasyonların kaldırılması istekleri kabul görmedi, çünkü büyük güçler, Osmanlı toplumu ile yasalarının Avrupalılar’ın altında yaşaya­ mayacakları kadar farklı olduklarını öne sürüyorlardı. N itekim , Batı-

te(owıd*fl devrime (1789190^1 ^ 3

Kınm Savaşı'nd a Ingiltere ve Fransa’yla birlikte Çarlık Rusya’ sına k ar? savaşan Osmanh Derteti galip gelm esine rağmen, ilerde maddi kayıplan büyiîk olacak ve borçlanmayı artıracak yükümlülüklerin altına girdi. Bunlar bir anlamda ilerde kurulacak Düyun-ı Umuımye’nin de habercisiydi. Savaşta Osmanlı paşalarım gösteren bir gravür.

Iılaşma ve laikleşme konularında gelişme sağlamak amacıyla, 1856 Is­ lahat Ferm am , 1 8 3 9 Tanzim at Fermanfnm koşullarını yineleyerek Müslüm an ve Hıristiyan kullar arasındaki eşitliği daha kesin şekilde ifade etmekteydi. Ancak, Avrupalı güçler eşitlik sorununu tamamen farklı görüyorlardı. Osm anlılar için eşitlik, tüm Osmanlı tebaasının yasalar önünde eşit olm ası, cemaatlere yönelik ayrıcalıkların din ko­ nularına ve millet kavramının da cen ıaat'e indirgenmesiydi. Ruslar için eşitlik, dinî cem aatlere tanınan hakların bağımsızlık mümkün ol­ mazsa özerklik olarak genişletilmesiydi. İngilizler için eşitlik,

B a b I­

âli'nin Önerdiği gibi M üslüman ve Hıristiyan tebaaları için Osmanlı yurttaşları olarak değil, kurumsal topluluklar olarak milletler arasın­ da eşitlikti. Bâbıâli ayrıca toplumlar arasında anlayışı sağlayacak ve padişahın şahsına ve hanedana bağlılık üzerine bir ideoloji olan O s­ manlıcılığın başarısına yardım edecek eğitim kararları da aldı. 1868'de

Mekteb-i Sultaninin (Galatasaray Lisesi) açılışındaki amaç, tüm top­ lulukların entelektüellerini laik bir ortamda birliği destekleme amacıy­ la biraraya getirmekti. Başlangıçta neredeyse tüm topluluklardan tep­ ki almasına karşın, Mekteb-i Sultani zamanla güçlendi ve bunu başka yabancı dinî temelli kurumlar, örneğin Amerikalı misyonerlerce kurul­ muş olan Robert Kolej izledi. Bu kurumlar imparatorluğun kozmopo­ lit öğrenci grubu içerisinde Osmanlıcılığın değil ama ulusal hissiyatın güçlenmesini teşvik ettiler. 1856 Fermanı Hıristiyan nüfusun -özellik/e de Müslüman orta sınıf zayıfladıkça yükselen Hıristiyan orta sınıfın- konumunu güçlen­ dirdi. Hıristiyan toplulukları laikleşmişti ve böylece din adamlarının etkisi de azalmıştı. Cemaatler bireysel ‘uluslar’ın özelliklerini göster­ meye başladı ve kendi tarihlerini, dillerini ve edebiyatlarını keşfettikle­ ri bir ‘rönesans* dönemi geçirdiler. 1863’te, Ermeni toplumu kendi anayasasına ve ‘ulusal’ meclisine sahip oldu ve bu da milli özlemleri kuvvetlendirdi. 1870 Şubatı’nda Bâbıâli Fener Patrikhanesinden ba­ ğımsız bir Bulgar Kilısesi’nin kurulmasına izin verdi, Bulgar piskopo­ su (eksarh) Bulgar milletinin başı olarak atandı ve piskoposluk bir Bul­ gar devleti ve Bulgar bireyi yaratma çabalarına girişti. Bundan itibaren kilise törenleri Bulgarca yapılmaya başlandı, yerel lehçelerin kullanımı özellikle okullarda diJ eğitimi başladıktan sonra desteklenmedi. Müslümanlar Tanzimat reformlarının bu faydalarından hiçbiri­ ne sahip olamadılar. Kendileriyle ilintilendirebilecekleri bir ‘ulusal İhadethane’ yoktu, çünkü İslâm bir evrensel din olarak devam etmektey­ di. İktisat alanında, kollanan Hıristiyan tüccarlara karşı rekabette zor­ landılar. Böylelikle de artık ticaret ve üretimi bırakarak devlet memu­ riyetinde ve askerlikte görev aramaya başladılar. Ancak, 1 8 6 0 la ra ge­ lindiğinde, Osmanlı bürokratik kadroları doyma noktasına ulaşmış­ lardı; iş bulmak zorlaşmakla kalmamıştı, aynı zamanda yükselmek de himayeye bağlıydı. Bu yeni eğilimden etkilenenler, yani yeni entelektü­ el sınıf, imparatorluğun zayıflamasından ve kendilerinin kötü durum­ larından, Osmanlı Hıristiyanları’na verilen ödünler gerekçesiyle Tanzımat devlet adamlarını sorumlu tuttular.

rtforından d»vtrfn» (^ ty -ış c * ) 4 5

YENİ OSMANLILAR HAREKETİ Bu toplumsal memnuniyetsizlikten, Yeni Osmanlılar olarak bilinen ye­ ni bir hareket doğdu. Bu, rejimi eleştiren ilk modern muhalefet hare­ ketiydi. Yeni Osmanlılar, yüksek bürokratları, paşaları, Avrupahlan, Levantenleri (imparatorluğa yerleşmiş Avrupa kökenlileri) ve bazı Hıristiyanları ayrıcalıklı bir grup haline getirerek Müslüman nüfusu ih­ mal ettikleri için ikaz ettiler. Bâbıâli’yi, Avrupa’ya ekonomik ödünler verdiği ve imparatorluk ekonomisini güçsüzleştirdiği için eleştirdiler; Tanzimat reformları modern bir ekonominin doğmasını sağlamamış, Osmanlı ekonomisinin Avrupa ekonomisine boyun eğmesine yol aç­ mıştı. imparatorluğun bazı bölgeleri tamamıyla bir Avrupa ülkesinin ekonomisine eklemlenmiş ve İstanbul’la ilişkileri zayıflamıştı. Suri­ ye’nin ekonomisi Fransa’ya» Irak’ınki de İngiltere’ye kenetlenmişti; Osmanlı İmparatorluğu parçalandığında da bu bölgeler adı geçen ül­ kelerin mandasına verildiler. Yine de. Yeni Osmanlılar da Tanzimat döneminin bir ürünüy­ düler. O dönem basınının ve eğitiminin bir entelektüel sınıfın gelişimi­ ni sağlayan etkisiyle ortaya çıkmışlardı. İbrahim Şinasi (1824-1871) gibi aydınlar yeni fikirlerini okur yazar azınlığın okuduğu gazetelerde İfade ediyorlardı ama bu gazete yazıları şehir ve kasabaların kıraatha­ nelerinde herkese okunduğundan geniş bir kitleye ulaşabiliyordu. Bâbıâli buna basını sınırlamaya çalışarak ve yönetimi eleştiren her tür fikri yasaklayan yasalar çıkararak engel olmaya çalıştı. Bu da aydınla­ rın rejimi yıkma amaçlı gizli dernekler kurmalarına yol açtı. İsmail Paşa’nın 1867’de Mısır’ın verasete dayalı ‘hıdiv’i olarak kabul edilmesinin, Yeni Osmanlılar için Önceden hesaplanmamış so­ nuçlan oldu. İlk doğan erkek çocuğun tahta geçmesi kuralının kabul edilmesiyle, İsmail Paşa’nın kardeşi Mustafa Faztl Paşa dışlandı ve hem bir rejim muhalifi oldu hem de Yeni Osmanlılar’ın liderlerinden birine dönüştü. 1867 yılında Avrupa’da sürgündeyken Sultan Abdülaziz’e (1851-1876 arası tahtta) yazdığı bir mektupta anayasal monarşi­ yi imparatorluğun tüm sorunları için çözüm olarak gösterdi ve tüm li­ beral hakların tanındığı bir hükümet çağrısında bulundu. Yeni Os-

4 6 .V'U'

m anidar, devletin mutlakıyetçi bir yön etim altınd a ıslah edile­ m eyeceğini düşündükleri için, su ltan ın

ve

bürokratlarının

o to k ratik yönetim ini sonlandır­ m ak istiyorlardı. Bâbıâli, muha­ liflerine karşı sert tedbirler ala­ rak karşılık verdi; N am ık Kemal ( 1 8 4 0 -1 8 8 8 ) ve Ali Suavi (18391878)

gibi

g azeteciler

İstan­

bu l’dan sürgün edildiler. İstan­ bul’da hüküm eti ele geçiremeyen m uhalefet Paris’te yeniden biraraya geldi ve burada Yeni Osm anhlar C em iyeti’ni kurdular ve B âbıâli’ye karşı muhalefetlerini daha uygun bir ortam d a sürdür­ Avrupa’ya eğitim iğn öğrenci gönderme İlk kez 1827'de tl. Mahmud'un girişimleriyle başladı, özellikle tıp ve mühendislik dallarında açılan okulların ihtiyaam karşılamak için başlablan bu çaba, Tanzimat’la blriikte artarak sürdü.

düler. Yaptıkları yayınlarda Yeni O sm anlılar defalarca sultan ile

Aralannda daha sonra sadrazam olacak Edhem

tebaası arasınd a bir sözleşme

Paşa'nın da bulunduğu ilk giden öğrenciler.

oluşturacak bir anayasa ile impa­ ratorluğun meselelerini tartışa­ cak ve yasa çık aracak bir temsilî

hükümet istediler. Halkın ekonomik hayatındaki gerilemenin ve devle­ tin malî durumunun üzerinde durdular ve Bâbıâli’nin büyük güçlere da­ yanmasından ve bunların da Osmanlı işlerine gitgide daha fazla karış­ masından yakındılar. Bu faktörler Müslümanlar ile gayri-M üslİm ce­ maatlerin arasını açmaktaydı ve her iki taraf ta gelecekten ümitvar değjldi. Onlar için çözüm, halkın katıldığı ve sultanın hukuka tâbi oldu­ ğu bir yönetim kurmaktı. Ancak, Yeni Osmanlılar devrim yaratacak değişiklikler istemi­ yorlardı. Amaçları düzeni yıkmak değil, düzeni daha kapsayıcı ve Av­

3789-19081

tefotmdan devrime (

4 7

rupa’mn genişlemesine daha dayanıklı hale getirmekti. Yeni OsmanlI­ lar aydınlar grubuna aitlerdi ve seçkinlerden ayrı olarak hareket ede­ cek bir toplumsal dayanakları yoktu. Eğitimleri ve kültürleri onları köylülerden, kentlerdeki esnaf ve zanaatkarlardan ayırıyordu. Devri­ mi tetiklemek bir yana, gerçek değişim getirmenin tek yolunun fikirle­ rine sempatik yaklaşan bir hükümdarı tahta çıkarmak olduğuna kana­ at getirmişlerdi. Namık Kemal Osmanlı liberalizminin fikirlerini tutarlı bir şekil­ de ifade etmekteydi, dolayısıyla da Yeni Osmanlılar arasında en önem­ li düşünür olarak yer aldı ve fikirleri hem yaşamında hem de ölümün­ den sonra önemini korudu. Şiirleri, tiyatro oyunları, eleştiri eserleri yönetim tarafından yasaklanmasına rağmen aydınlar arasında yaygın biçimde okunmaktaydı. Hürriyet fikrini geliştirmesinin yanı sıra, do­ ğal haklar kavramını da» tıpkı vatan; toprağa bağlı vatanseverlik, halk egemenliği kavramları gibi -herhalde İslâm düşüncesinde ilk k ez-ta­ nıttı. Fikirleri arasında en etkilisi vatanseverlik/Osmanhcıhk’tı: Tüm O smanlılar’m, dinleri ve dilleri ne olursa olsun, Osmanlı Hanedam’na değil de Osmanlı vatanına bağlılık borcu vardı. Fikirleri genelde Dev­ rim sonrası Fransası’ndan gelmekteydi ama Namık Kemal bunları İs­ lâmî çevrede anlaşılabilir kılıyordu, çünkü bu fikirleri şeriatla bağdaş­ tırmıştı. Rousseau’nun toplum sözleşmesi kavramı, yöneten ile yöneti­ lenler arasında bir sözleşme oluşturan bir İslâmî sadakat yemini, yani biat olarak açıklanmıştı. Şeriat, kolayca biçimlendirilebilir ve nereden gelirse gelsin gelişmeye adapte olabilirdi. Osmanlı gerilemesinin ken­ dinden önceki eleştirmenlerinin aksine, Namık Kemal hayali bir şanlı geçmişe dönmenin imkânsız olduğunu, ama Batı’da halihazırda başa­ rıyla denenmiş anayasacılık gibi uygulamaları kabullenmenin meşru olduğunu öne sürüyordu. Avrupa’da sürgündeyken, Namık Kemal, Batı’nın o çağdaki teknolojik gelişiminin önemini kavradı. Yine de, Osmanlılar’ın maddî gelişimi ancak kaderciliği bırakıp, hürriyet ve gelişme kavramlarını ka­ bullendikten sonra sağlayabilecekler sonucuna vardı. Osmanlılar’ın hızlı gelişme gösterememesinin sebebi İslâm’ın bir engel oluşturntijsı

tfi

K.r.o tMj'ıu'n

değil, imparatorluğun dünya pazarının bir parçası haline dönüşmüş olması, ekonomik ve politik hayatının Avrupa tarafından yönlendirilmesiydi. Üstesinden gelinmesi gereken sorun da buydu. İFLAS VE KARGAŞA: OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN ÇÖZÜLM ESİ Yeni Osmanlılar Tanzimat reformlarının sonuçlarını eleştirirlerken, im­ paratorluk, Bâbıâli’nin 1875 Ekimi’nde iflas ilan etmesine yol açacak bir malî krize sürüklenmekteydi. İmparatorluk, 1854 yılında, Kırım Sa­ vaşı sırasında Avrupa'dan borç almak zorunda kalana dek malî açıdan borcunu ödeyebilir durumdaydı. Avrupa’dan alınan borçlar modern bir ekonominin altyapısını hazırlamak, karayolları ve demiryolları yap­ mak için kullanılmadı. Bunun yerine, saray gereksiz harcamalara girdi ve modern saraylar inşa ettirdi, ordu için silahlar satın aldı ve büyük bir donanma kurdu. Borç alman paranın devasa miktarları hanedan dü­ ğünlerine harcandı. 1880’de bir prenses öldüğünde ardında Galata bankerlerinden alınmış 16.000 altın liralık yüklü bir borç bırakmıştı. İmparatorluğun ekonomik, mali, siyasi durumu 1875 BosnaHersek ayaklanmasından kötü şekilde etkilendi. Toprak sahiplerinin sömürüsüne karşı bir köylü ayaklanması olarak başlayan olay kısa sü­ rede dinî ve milli motifler edinerek bir Hıristiyan Slavlar ile onların Müslüman yöneticilerinin mücadelesine dönüştü. Hareketin lider kad­ rosu Sırbistan’daki Slav kardeşleriyle birlik için çağrıda bulundu, bu da onlara Balkanlardaki etkisini artırmak isteyen Rusya’daki panslavist hareketin desteğini getirdi. Bu tam da Avusturya’nın çekindiği şey­ di, çünkü Slav milliyetçiliği Viyana’nın Ege Denizi’ne ve Selânik lima­ nına genişlemesini engelleyecekti. Durum, 1876 Mayıs’ında Bulgarlar bağımsızlık için Osmanlılar’a karşı ayaklandığında ve Sırbistan ile Ka­ radağ da savaş ilan ettiğinde daha da karmaşıklaştı. Büyük güçler ara­ sında çıkar çatışması yaşanıyordu, dolayısıyla da sorun diplomatik yollardan çözülemedi. Ruslar asileri desteklerken Avusturya-Macaristan ise panslavik hareketin kendi topraklarına sıçraması endişesiyle is­ yana karşı çıkıyordu. İngiltere Rusya’nın bölgede güçlenen etkisinin

reformdan devrim* (1789-1908! 4 9

kendi konumunu zedeleyeceğinden korkuyordu. 1870-1871 Alman birleşmesi diplomasi oyununa yeni bir aktör eklemişti ve bu oyunu da­ ha da zor hale getiriyordu. Osmanlılar isyanı acımasızca bastırdılar, Sırplar’ı ve Karadağlı­ lar’! ezdiler. İngiltere’de Liberal Parti lideri Wil!iam Gladstone Osmanlılar'm Bulgar îsyam'nı bastırması olayını, Osmanlı yanlısı Muhafaza­ kâr Başbakan Benjamin Disraeli’ye karşı kullandı. Gladstone Osmanlılar’ı Hıristiyan Bulgariar'a zulmeden barbarlar olarak tanımlayarak isyancılara İngiliz desteği için çağrı yaptı. Bu ortamda, Rusya 1877 Ni­ sanında Osmanlılar’a savaş açarak ilerlemelerini durduran uzun bir kuşatma sonrasında Plevne’yi aldı ve Rus orduları 1878 baharında İs­ tanbul kapılarına dayandılar. Ayastefanos’da (Yeşilköy) Rusya Bâbıâli’ye şu koşulları dikte ettirdi: Ege Denizİ’ne uzanacak, özerk, OsmanItlar’m Arnavutluk ve Makedonya’ya erişimini kesecek, genişletilmiş bir Bulgaristan; Romanya, Sırbistan ve Karadağ’a bağımsızlık tanın­ ması; Kars, Ardahan ve Batum’un Rusya’ya bırakılması; tazminat ola­ rak Bosna-Hersek yönetiminin Avusturya-Macaristan’a bırakılması. İngiltere, Ruslar’ın bu nüfuz kazammım kabul etme niyetinde değildi ve bu nedenle İstanbul’a savaş gemileri gönderdi. Alman Şan­ sölyesi Bİsmarck, büyük güçler arası bir çatışmadan korkarak ‘güveni­ lir aracı’ rolü oynadı. Haziran-Temmuz 1878’de Berlin Kongresi’ni topladı ve Ayastefanos Antlaşmasını gözden geçirip, bölgede Rusya, Avusturya-Macaristan, İngiltere arasında bir denge kuran düzeltmeler yaparak Doğu Sorunu’nu çözüme kavuşturdu. Özerk Bulgaristan’ın boyutları küçültüldü; Bulgaristan’ın güneyinde Osmanlı kontrolünde ama Hıristiyan bir valinin yönetiminde Doğu Rumeli vilâyeti kuruldu. Doğu Rumeli 1885’te Bulgaristan’la birleşti. Sırbistan, Karadağ, Ro­ manya’nın bağımsızlıkları da Rusya’nın Kafkaslar’d.ıki kazançları ve Bosna-Hersek’in Avusturya’nın yönetimine verilmesi gibi onaylandı. 4 Haziran Kıbrıs Konvansiyonumla Osmanlılar Kıbrıs Adasr’nı, ileride Rusya’nın Anadolu’ya herhangi bir başka saldırısında koruma sağla­ ması şartıyla, İngiltere'ye bıraktılar. Ayastefanos’ta bırakılan diğer top­ raklar Dersaadet’e geri verildi. Berlin Antlaşması, ayrıta Bibıâli'ye»

5 0 ı*»wi hç>lum

büyiik güçlerin denetimi altında yaptırım getiren “ E rm eniler’in yerleş­ tiği vilâyetlerde ... ıslahat ve reform lar yapılm ası, bunların Çerkezler’e ve Kürtler’e karşı k o ru n m a sın ı içeren 6 1 . m addeyi de içeriyordu. Bu Osmanlı-Ermeni ilişkilerinin geleceği için dehşetli so n u çlar getirecek bir şarttı. Kongre sonucunda O sm anlı İm p aratorlu ğ u , topraklarının yaklaşık yüzde 4 0 ’ını ve nüfusunun yaklaşık yüzde 2 0 ’sini (yaklaşık iki milyon Müslüman) yitirdi. Bunların ço ğu B a lk a n la r’dan İstanbul ve Anadolu’ya akın akın göç ettiler. Bu kriz ve sav aş sonu cunda İstanbul nüfusu yaklaşık olarak iki katına çık tı. İSTİBDATTAN M E Ş R U T İY E T E Ayaklanmalar ve savaş, D ersaadet’i bir ikilem içine so k tu : Balkan­ lardaki ayaklanmaları bastırm akta ve bu rad ak i m u arızların a karşı sa­ vaş açıp kazanmakta sorunu yoktu, am a büyük güçlerle nasıl başa çı­ kacağı konusunda bir ikilem içindeydi. R efo rm cu lar, imparatorluğun Avrupa’nın anlayış ve desteğini kazanm ak için an ay asal bir monarşi* ye, meşrutiyete ihtiyacı olduğuna k a ra r verdiler. B öy le bir rejim Padi­ şah Abdülaziz tahttayken m ümkün değildi ve d olay ısıy la 3 0 Mayıs 1876’da tahttan çekilmeye zorlandı, d ört gün so n ra da in tih ar etti. Büyük reformcu devlet adamı M id h a t P aşa ( 1 8 2 2 - 1 8 8 4 ) yeni sultanın yönetiminde Saray’ın yozlaşm asını d u ra k sa ta ca k ve im para­ torluğa mali istikrar getirecek seçilm iş bir M e c lis ’i o la n bir anayasal meşrutiyet rejimi kurulabileceğine inanıyordu. A n ca k , V. M u rad aklın­ dan rahatsız çıkınca tahttan indirilerek yerine II. A bd ülh am id (18761909 arası tahtta) geçirildi. II. A bdülham id 31 A ğustos 1 8 7 6 ’da tahta çıktı ve Midhat Paşa ya anayasal bir hü kü m d arlık sözü verdi. B ir an a­ yasa hazırlanmasını emretti, çünkü anayasal b ir rejim in Avrupa’nı» müdahalesini önleyeceğini ve im paratorluğun kendi işlerini yönetebi­ leceğini hesaplamaktaydı. Ancak, büyük güçler ço k ta n İstan b u l’da bir konierans düzenleyerek Balkanlar’dakî krizi ve bu nu çö z ecek tedbirle* ri görüşmeye karar vermişlerdi. Tersane Konferansı diye bilinen bu 2 3 A ralık 1 8 7 6 ’d a toplandı ve Dersaadet aynı gün anayasal rejimin başlangıcın ı ilan ederek artık

_

fffonndan do.rı.T»

çj

Tersane ya da İstanbul Konferansı diye de bilinen ve Rus, Ingiliz, Fransa, Alman büyütesileri katıldığı için Süfera Toplantısı olarak da adlandırılan gSıüşmelertn, demokrasi tarihi açısından bir başka yanı da aynı gün (23 Aralık 1876) Sultanahmet’teki Meclis i Mebusan binasında IJMeşratiyet’in top atışlarıyla ilan edilmiş olmasıdır. Mecüs-i Mebusan önünde yağmurlu bir günde toplanmış İstanbul halkını tasvir eden bir gravür.

konferansın gereğinin kalmadığını bildirdi. Ancak, büyükelçiler bunu ciddiye almayıp reddederek Bulgaristan'a ve Bosna-Hersek’e Özerklik tanıyan bir reform planı önerdiler. Bâbıâli bu planı reddedince elçiler İstanbul’u terk edeceklerini ve bu durumda Rusya’nın savaş ilan ede­ bileceğini bildiren bir uyarı yayınladılar. Bâbıâli, planı yeniden incele­ di ve yeniden reddetti, bunun üzerine elçiler İstanbul’u terk ederek du­ rumu muallakta bıraktılar. Başmiman Sadrazam Mithat Paşa sultan tarafından azledilip sürgüne gönderilse de, yine de anayasa deneyi de­ vam etti. 19 M art 1 877’de Meclis toplandı. Bunlar dolaylı, her dini topluluğun Meclis’e kendi temsilcilerini gönderdikleri; bir çeşit senato denilebilecek olan Meclis-i Ayan üyelerini de padişahın atadığı, iki tur­ lu seçimlerdi.

52

ikine bölüm

Mutlakıyetten meşrutiyete hızlı geçiş reform cu lar için hatırı sa­ yılır bir başarıydı. On yıldan az bir sürede Avrupa’da yüzyıllar almış ve Rus reformcuların bir kuşak sonra, o da devrim aracılığıyla gerçekleş­ tirecekleri bir değişimi başarmış gibiydiler. A yrıca, çeşitli milletlerden oluşan Meclis, süregiden kriz ve savaş karşısında şaşırtıcı bir vatanper­ verlikle davranıyordu. Hükümet eleştirilse de bu eleştiriler Osmanlıcı­ lık ve devlet kavramlarına bağlılığı ortay a koyan yapıcı, m antıklı eleş­ tirilerdi. Ancak, savaş Meşrutiyet yönetim inin sürm esi açısından talih­ siz bir gelişme olmuştu. Rusya 2 4 N isan 1 8 7 7 ’de O sm anlı Devleti’ne savaş ilan etti. Rus ordusu ertesi yıl başkente doğru ilerlerken, sultan Meclis’i kapatmak için gereken m azerete kavuştu. 1 8 7 8 Şubarı’nda, Meclis faaliyetleri durduruldu ve sonraki otuz yılda, Tem m uz 1908’de anayasanın işlerliğe kavuşturulmasına kadar, bir daha toplanm adı. Yi­ ne de Abdülhamid hükümdarlığı boyunca anayasaya uygun davrandı­ ğı kurgusunu korudu. Kendi koyduğu kanunların yeniden toplandığın­ da Meclis tarafından yasalaştırılacağını söyledi ve anayasal görevini yaparak Ayan Meclisi’nin üyelerini 1 8 8 0 ’e kadar atam ayı sürdürdü. Rusya’ya karşı savaş, Avrupa’nın O sm anlılar’a karşı taraflı tutumu, Balkanlardaki kriz reformcuların Avrupa’nın M ü slüm anlar’a karşı yaklaşımı konusundaki hayallerini yıktı. R eform cular, artık bir yandan Batılı fikir ve kurumlan benimserlerken diğer yandan Batılı emperya­ lizme karşı savaşma ikilemiyle yüz yüze kalm ışlardı. Ban’nın 19. yüzyılın ikinci yarısında dünya üzerinde kurduğu hâkimiyet, insanları Batı’ya ve Batılılaşma’ya yabancılaştırıp kendi ka­ derlerini kendi yöntemleriyle tayin etmeye cesaretlendirm işti. Bu Hin­ distan için de, Asya için de, İslâm dünyası için de geçerliydi. Namık Kemal gibi Osmanlı düşünürleri bu hareketin ön saflarındaydılar ve Abdülhamid bu eğilimi, İslâm dünyasında saygınlığını artırdığı ve mu­ halefetin gücünü zayıflattığı için destekliyordu. İslâm Hindistan, İran,

>

Kuzey Afrika ve Güneydoğu Asya’da Batı emperyalizminin baskısı al*

<

undaydı. Dünya üzerindeki Müslümanlar, Osm anlı İm paratorluğu m u dünyada Batı ya kafa tutabilecek son İslâm gücü ve Abdülhamid’i de

i j

Islâm dünyasının direnişini yöneten ‘yeryüzünün halifesi’ olarak görü-

1

ıtforffNten

(J7»> ,ysW

53

yorlardi. Sultan, Batı’ya karşı konumunu güçlendirmek üzere halifelik kurumunu ve emperyalizme karşı mücadelede siyasal İslâm’ı kullandı. Abdüihamİd bir pan-lslâmcı olarak tanımlanır, halbuki o İslâm'ı saldı­ rı değil savunma amacıyla kullanmak istiyordu. Bu bağlamda, İslâm birliği ve dayanışması amaçlı, kısmen başarılı olan bir çağrı yaptı, II. Abdülhamid’in politikası Alman birliğinin yükselişiyle damgalanan bir tarihi rastlantıyla kolaylaştı. Hiç Müslüman sömürgesi olmayan, dolayısıyla bir Müslüman hükümdarla dostluk kurup bunu Almanya’nın emperyalist rakipleri İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı kullanabile­ cek olan Alman imparatorunun desteğini kazandı. Kayzer II. Wi!helm 1898 Ekim i’nde, bunu yapan tek Batılı hükümdar olmak üzere, Osmanlı İmparatorluğu’na bir resmî ziyarette bulundu. İstanbul’dan son­ ra Kudüs’e geçerek burada siyah bir atın üzerinde şehri gezdi ve Haç­ lıları yenmiş olan büyük Müslüman komutan Selahaddin Eyyubi’nin türbesine bir çelenk koydu. Kayser, bunun ertesinde, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman-Osmanlı ittifakına kadar gidecek bir ilişkinin temelle­ rini atarak kendini Müslüman halkların dostu ilan etti. YÜ KSELEN GELEN EKÇİLİK Osmanlıcılık ve İslâm’la kıyasladığında Türkçülük ideolojisi marjinal ve bire bir olarak Fransız Leon Cahun (1841-1900) veya Macar Armin Vambery (1 8 3 2 -1 9 1 3 ) gibi Avrupalı Türkologların eserlerini bilen küçük bir aydınlar grubuyla sınırlı kalmaktaydı. Vambery, II. Abdül­ hamid’in dostluğunu kazanmıştı ve muhalifler arasında onıın hafiyesi olarak çalıştığı söylenmekteydi. İstanbul’a Rusya’dan gelen Müslüman aydınların ‘Türk’ olmak konusundaki bilinçleri Osmanlı aydınlarına göre daha çok gelişmişti. Rus İmparatorluğu’nda Slavizmle günbegün karşılaştıklarından beraberlerinde milliyetçilik fikrini getirmişlerdi. İs­ mail Gasprinski [Gaspırah İsmail ] ( IS51-1914), Yusuf Akçura (18761935), Ahmet Agayev [Ahmet Ağaoğlu] (1868-1939) gibi öncüler Türkçülük akımına güncellik kazandırdılar. Ancak, bunlar, ymc de Türkçülüğü, Türkler çokuluslu, çokdinli bir imparatorluğu yönetir* ken, Osmanlıcılık / İslâmcılık’ın yerine koyamadılar.

54

ıkmn bolum

Berlin Kongresinin sonuçlanm asından so nra bile, büyük güçler Osmanlı İmparatorluğuma baskı uygulamayı sürdürdü ve bir yandan da bölgedeki hükümlerini güçlendirdiler. 1 8 8 1 M a y ısı’nda, Fransa İtalyan emellerini engellemek am acıyla ve B erlin ’de verilmiş olan Osmanh toprak bütünlüğünü koruma sözünü hiçe sayarak Tunus üzerin­ de manda yönetimi ilan etti. M ısır’ın mali so ru n ları, iflas ilanı ve or­ dudaki rejim karşıtı ayaklanma, Eylül 1 8 8 2 ’de İngiltere’nin müdaha­ lesine yol açtı; bunu izleyen işgal 19 5 4 ’e kadar sürdü. B alkanlar ve Yu­ nanistan’da, ulusal ihtirasları tatm in etm e çab ası devam etti. Yunanlılar’ın Girit Adası’nı elde etme çabaları 18 9 7 ’de O sm an lılarca, Osnıanlılar’ın savaş alanında kazanacağı am a barış m asasında kaybedecekle­ ri bir savaşa yol açtı. Büyük güçlerin m üdahalesi sonucunda padişah, Tesalya’yı bırakmaya ve G irit’te de 1 9 1 2 ’de adanın tam am en ilhakına varacak bir özerk yönetim kurmaya razı oldu. Arnavutluk ile Trakya arasındaki böige olan M aked onya üzerin­ de Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar ve M üslüm anlar tarafından hak iddia ediliyordu. Makedonya’nın en önemli kenti Selanik’te nüfus, 149 2 ’de İspanya’dan sürülen Yahudiler’in yerleştirilmesinden beri büyük ölçüde Yahudi olup, bunlar Osmanlı yanlışıydılar. H er m illet kendi davası uğ­ runa bir çete savaşına girişmişti ve bu durum yurtdtşından müdahaleye davetiye çıkarıyordu. Büyük güçler reform istediler ve Dersaadet de Hı­ ristiyan nüfusu yatıştıracak önlemler almayı kabul etti. A ncak, bölgede çatışan çıkarları olan Rusya ve Avusturya, Bâbıâli’nin reform önlemle­ rini yetersiz bularak kendi önerilerini gündeme getirdiler. 1 9 0 3 ’te, M a­ kedonya üzerinde yarım bir yabancı kontrolü kurmayı başardılar, ama şiddet hareketleri, toplumlar arasında geçici bir uyum sağlayan Tem­ muz 1908’deki İkinci Meşrutiyet’e kadar devam etti. Anadolu’daki Ermeni toplumu 19. yüzyıl boyunca bölgede gel'*

(

şen milliyetçilikten etkilenmişti. Misyonerlik faaliyetleri adeta bir kül­ türel yenidendoğuş tetiklemiş, klasik dil ve edebiyatın yeniden doğma-

jj

sına ve ortak toplumsal yaşamın laikleşmesine yol açm ıştı. Ermeni ay-

j

dmlan topluluk içinde hem temsilî yönetim hem de bölgede egemen aşiret ve feodal yapılardan korunmak için kışkırtmalara başlamışlardı.

j \

ff'oM io ao

‘İm*-*i'.yi't\-iUn55

Rusya, reform hareketine hâmilik yapıyordu ve Berlin Antlaşmasının 61. maddesi, Osmanlı hükümeti Ermeni isteklerini tatmin edemezse or­ tak harekât hakkı tanıyordu. Ermeniler kendilerini ulusal haklan için savaşa hazırladılar ve komşu Rusya’dan destek buldular. Yine de Erme­ ni hareketi kendi içinde bölünmüştü; bir kısım Ermeniler, Ermeni emel­ lerini tatmin edecek liberal bir rejimin kurulması amacıyla Jön Türkler safında mücadele edilmesi taraftarıydılar. Bunlar âyan sınıfının men­ suplan, genelde banker, tüccar gibi müteşebbislerdi ve küçük bir ulusal devlettense büyük bir imparatorluğun parçası olmayı yeğliyorlardı. Anadolu’da bir ulusal devlet kurmak isteyen Ermeniler çiftçiler ve taş­ ra tacirleriydi, kendi emellerine yardım için Avrupa müdahalesini Bal­ kan örneğini taklit ederek sağlamaya çalışıyorlardı. Müdahaleyi kış­ kırtma girişimleri, bunlar Ağustos İ8 9 6 ’da İstanbul’da bir İngiliz-Fransız ortaklığı olan Osmanlı Bankasfnı işgal ettiklerinde başarısızlığa uğ­ radı; büyük güçler uyum içinde hareket ve müdahale edemeyecek ka­ dar dağınıklardı. Sonuçta, Ermeni hareketi o an için bastırılmış oldu. Büyük güçlerin içişlerine karışmasıyla uğraşmanın yanı sıra, II. Abdülhamid kendi evini düzene sokmak amacıyla birçok alanda re­ formlar gerçekleştirdi. Maliye önemli bir konuydu ve Tunus, Mısır örneklerindeki gibi sonu işgale varacak bir Avrupa malî kontrolü ola­ sılık dahilindeydi. Dolayısıyla, Kasım 18 8 1'de sultan, Maliye Nezare­ tin d en bağımsız olacak ve imparatorluğun kredilerine bakacak olan Düyun-i Umumiye îdaresi’nin kuruluşunu onayladı. Düyun-i Umumiye’nin üyeleri İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya veOstnanlı Devleti tarafından atandı ve Düyun-ı Umumiye kısa süre içinde per­ sonel sayısında Osmanlı Maliye Nezareti'ni fazlasıyla geçti. İdare, en Önemli kaynaklardan birtakım vergileri toplayarak yabancı tahvil sa­ hiplerine kazançlarından pay ödüyordu. Sultan, açıkları kapatmak amacıyla yeni vergiler salsa da ne kapitülasvonlarca korunan binler­ ce yabancıdan ne de onların himaye ettiklerinden vergi almayı başa­ rabildi. Düyun-ı Umumiye İdaresinin kuruluşunun bir sonucu olarak, yabancı yatırımcılar sultanın mali rejimine ve imparatorluğun gelece­

ğine daha büyük güven duydular. D olayısıyla d a, İm paratorluğa de­ miryolları, karayolları, maden ocakları, buharlı gem iler şeklinde bir ekonomik altyapı yaratacak ve im paratorluğu dünya pazarına daha rahat eklemleyecek yabancı yatırım lar yapıldı. A bdülham id bunun yı­ kıcı faaliyetlerde kullanılmasından korktuğu için telefon konusunda çok kısıtlı gelişme olsa da, hükümdarlığı süresince dem iryolu, karayo­ lu ve liman inşaatlarında Önemli gelişmeler yaşandı; am a bunlar bile imparatorluğun ihtiyaçlarını karşılam aya yetm edi. II. Abdülhamid tarımın önemini k avram ıştı, böylelikle özel ku­ rumlar kurarak gelişimini destekledi. M enafi S a n d ık la rın a 1 8 8 8 ’de Ziraat Bankası adı verilerek, kurumun örgütsel yapısı genişletildi; bu­ nun büyük önemi vardı, çünkü bankanın am acı çiftçi kredilerini dü­ zenlemek ve tefecilerin önünü kesm ekti. M aalesef sadece büyük top­ rak sahipleri arazilerini geliştirip güçlendirecek krediler alabildiler ve küçük çiftçiler kredi alamadıkları için eski çiftçilik yöntem lerine mah­ kûm kaldılar. Büyük çiftliklerde bir gelişme vardı ve sahipleri ihracat için kullanılabilecek para getiren ürünlerden tütün, pam uk, incir ve zeytin yetiştirmeye başladılar. Bunlar zenginleşerek yerel burjuvalara dönüştüler ve 1908 sonrası siyasette etkili oldular. Ticaret, tarım ürünleri ve madenlerin ihracından faydalanmaya başladı. Öte yandan, korunmayan sanayi Avrupa’dan gelen ithal ürün­ lere karşı rekabet edemedi. Bu sebeple, endüstri kısıtlı ve yerel Ölçek­ liydi; zanaatkarlar deri, cam, kumaş, kâğıt ve el dokum ası halı üreti­ mi gibi işler üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Sonuç o larak , O sm anlı en­ düstrisi azgelişmiş kaldı ve ancak Cumhuriyet dönem inde sanayileş­ meye yönelik Önlemler alındı. Abdülhamid’in eğitim reformları en Önemli reform lar oldu, an­ cak bunlar aynı zamanda rejimin zayıflamasına da yol açtı. Padişah bu reformları başlatarak adeta kendi mezarını kazdı. Böylelikle Müslüman nüfus arasında eğitim önemli ölçüde genişlerken yine de gayri-Müslimler arasındaki hıza yetişemedi. Ortaokul ve lise eğitimine önem verilir­ ken ilköğretim ihmal edildi, böylece de genel cehalet oranı yüksek kal­ dı. Ancak şehirli alt-orta sınıf üyeleri için özellikle askerî ve bürokratik

9

re'iır~ *ı> aevfiıris

'tftyvfO?

kariyer amaçlı laik eğitim, sınıf atlama aracına dönüştü. Hamidiyedönemi okulları, alt-orta sınıf mensuplarına askerî okullara girerek sınıf atlama imkânı tanıdı. Jö n Türk hareketinin pek çok iıyesi bu toplum­ sal sınıftan geldiler ve eğirim onlara bürokrasinin yolunu açtı. Yinede aynı sosyal sınıf içindekilerin çoğunluğu medreselerde eğitimi ve cami hocalığı gibi görevlerle ulemanın alt sınıfında yer almayı seçtiler, Laik eğitim almış subayların çoğu Abdülhamid karşıtıydı ve sultan da mek­ tepli -yani Harbiye’de eğitilmiş- laik subaylara karşı ihtiyatlıydı. Dola­ yısıyla, bu tür bir eğitim almamış, temel özellikleri Osmanlı tahtına sa­ dakat olan kıtada yetişip yükselmiş alaylı subaylara terfide öncelik ta­ nıdı. Eğitimdeki bu ikilik imparatorluğun sonuna kadar sürecek ve iki kesim -laik ler ve dindarlar- yan yana yaşayacaktı. Eğitim yeni ve potansiyel olarak devrimci hareketin katalizörüy­ dü. Hamidiye reformlarından önce, muhalefet mensuplan karşıt aydın­ lardan oluşuyordu. Ahmet Rıza (1859-1930) ve Prens Sabahaddin (1 8 7 7 -1 9 4 8 ) gibiler ve onlarla birlikte pek çok sürgündeki Jön Türk, si­ yasal ve sosyal sistemi kökten değiştirmek değil, onu daha kapsayıcı ve modern hale getirmek istiyorlardı. Ahmet Rıza Osmanlı içişlerine Ban müdahalesine karşı çok duyarlıydı, Prens Sabahattin ise Batı mûdahaleşini kullanarak sultanı devirip yeni bir rejim kurmak isteğindeydi. Ab­ dülhamid, birçok sürgünü onlara arpalıklar bahşederek satın almayı başardı; bunlar için rejime dahil olmanın anlamı bu olmuştu! Ancak, 1 8 7 0 ’ler ve 1880’lerde doğmuş, laik yeni okullarda eği­ tilmiş. olan alt-orta sınıf mensuplan, anayasanın yeniden yürürlüğe gir­ mesini sadece başlangıç olarak görmektelerdi. İmparatorluğun sadece siyasal değil, toplumsal, ekonomik ve kültürel yaşamlarını da dönüş­ türmek, hareketlerinden bir devrim oluşturmak istiyorlardı. Hayret edilmeyecek biçimde, toplumsal açıdan muhafazakâr olan daha yaşlı liderler -Ahm et Rıza ve Prens Sabahattin- 1908 sonrasında sadece kı­ sıtlı bir rol oynadılar; Prens Sabahattin liberal muhalefetin lideri oldu. 1908’de siyasi öncelik yeni bir toplumsal sınıfa geçti ve Osmanlı tari­ hinde yeni bir sayfa açtı.

Okuma

ö n e r Il e r I

Stanford J. Shaw ve Ezel Kural Shaw, O sm an lı İm p a ra to r lu ğ a v e M o d e m Tiirku ye: Reform, Devrim ve Cum huriyet: M o d e m T ü rkiye'n in D oğ u şu , 1808-1975 [Cilt 2], çev, Mehmet Harmancı, İstanbul: E Yayınları, 1 9 8 2 . Niyazı Berfces, Türkiye'de Ç ağdaşlaşm a, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002. Bemard Lewıs, Modern Türkiye'nin D oğ u şu , A nkara: T ü rk Tarihi Kurumu, 1970. Donald Quataert, Osmanlı im paratorluğu 1 7 0 0 -1 9 2 2 , İstanbul: İletişim Yayınla­ rı, 2003.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Meşrutiyet Devrimi, Reform ve Savaş

yap,lanb'f gösteri.

ANAYASANIN DÖNÜŞÜ slında Osmanlı İmparatorluğu 20. yüzyıla, 1900’de değil gerçek anlamda Sultan II. Abdülhamid’in (saltanatı 1876-1909 arası tahtta) otuz yıl önce rafa kaldırdığı anayasayı yeniden yürürlüğe koy­ duğu 23 Temmuz 1908’de girdi. Abdülhamid’in kararı imparatorluk­ ta büyük iyimserlik ve coşku yarattı, çünkü bu yeni donem tüm vatan­ daşlar için ‘özgürlük, eşitlik ve adalet’ sözü veriyordu. MüsJümanlar veya gayri-Müslim, gibi farklı emik kökenden herkes -Rumlar, Bulgarlar, Makedonlar, Ermeniler, Araplar, Kürtler, Yahudiler ve Türklerde yeni anayasal dönemin beklentisiyle sokaklarda birbirlerini kucak­ ladılar. Bir gece içinde, basın her istediğini sansür tehdidi olmadan ya­ zıp basacak hale geldi; insanlar aralarında Saray hafiyeleri bulunmadı­ ğından emin olarak kahvehanelerde biraraya geldiler. Kasaba ve şehir­ lerde halk ellerinde pankartlarla, bando-mızıka eşliğinde hükümet ko­ naklarına yürüyerek yeni düzeni öven konuşmalar yaptı. Siyasi suçlu­ lar için bir af çıkarıldı; sürgündekiler Avrupa’dan, Mısır’dan ve geniş sınırları olan imparatorluğun çeşitli köşelerinden İstanbul’a dönmeye başladılar.

A

6 2

ü ç ü n c ü b ö lü rr»

Hûrriyet'in ilanı b üyük bir coşku v e g österilere n ed en old u . Devlet görevlileriyle halk arasında “ hürriyet" kavramının yorum undan dolayı anlaşm azlıklar oluyordu. Hatta kimi Osmanlı vatandaşı 'hürriyet geldi’ diyerek vergi dahi öd em ek istem iyord u ... Bu arad a san sü r de kalkmış, birdenbire yayınlanan gazete ve dergi say ısın d a artış olm uştu. Ittihadçılar ise bu coşkuyu kendilerinin iktidarı İçin kullanacaklardı. Eski bir kartpostalda K araköy’ de yapılan hürriyet gösterileri (Şerit Kutlu Koleksiyonu).

Taşrada da olay m erkezdekine denk bir coşkuyla kutlandı. Sul­ tanın m utlakıyetçiliğine karşı çık an çeşitli kom itelerin liderleri impara­ torluğa bağlılık ve yönetim le işbirliği sözü verdiler. Padişahın kendi de­ ğilse de danışm anları, m utlakıyetçilikten sorum lu tutuldular ve anaya­ sayı sorun çıkarm adan yeniden yürürlüğe koyan Abdülhamid hareke­ ti ele geçirmiş oldu. Anayasa taraftarı hareketin önderi durumundaki İttihad ve Terakki Cemiyeti hareketi A bdülham id’i sözünden dönerse mücadeleyi yeniden başlatm akla tehdit etti. Eski rejim çökm üş olduğu için bir yasa ve düzen eksikliği vardı. Cem iyet bu durumda kontrolü ele geçirmeyi denedi; zaten o dönemde hükümeti destekleyecek presni ve otoriteye sahip tek kurumdu. Ancak, İttihad ve Terakki Cem iyeti, her zaman için, kökleri

meşrutiyet devrimi, reform vf sa v ^ ( ı jc i ■•.

leşme kararını açıkladı. Bu olaylar yeni rejimin saygınlığını zedeleyen darbeler oldu. İstanbul’da Bâbıâli bürokrasisine hâkim olan liberal Ahrar Fır­ kası yandaşları İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne artık siyasi iktidar Sa­ ray’dan alındığına göre siyaset sahnesinden çekilme baskısı yapıyordu. Ancak İttibadçılar, kazanacaklarını tahmin ettikleri aralık seçimleri sonrasında daha da fazla etkili olacaklarını düşündüklerinden çekil­ meyi reddettiler. Müslüman toplumun alt-orta sınıfından gelen İttihat­ çılar kabineyi ellerine alarak ülkeyi doğrudan yönetemeyeceklerini kavradılar. Dolayısıyla, hükümeti parlamentoya hükmederek kontrol edeceklerine güvendiler. 1908 seçimlerinin sonuçları Ahrar Fırkası yandaşlarını hayal kırıklığına uğrattı ve İttihadçılar’ın tahminlerini doğruladı. İttihadçılar ezici bir çoğunluk kazanmış gibi duruyorlardı ama Sadrazam Kâ­ mil Paşa İttihad ve Terakki Cem iyetinin M eclis toplandığı zaman ço­ ğunluğa sahip olamayacağını düşünüyordu. O an için padişah anaya­ sal bir hükümdar gibi davranırken kabine de modern, merkeziyetçi bir yapı oluşturmak amacıyla anayasal olmayan yasaları ele almaya girişti. Amaç, büyük güçler tarafından kabul görecek ve onları kapi­ tülasyonları kaldırmaya götürerek denizaşırı haklarından vazgeçmeye yöneltecek bir sistem yaratmaktı. Saray kontrol altına alınmıştı, ama Bâbıâli, yani Ahrar Fırkası tarafından yönlendirilen bürokrasi, Ittıhadçılan marjinalize ederek siyasi iktidarı tekelleştirmeyi umuyorlar­ dı. Kâmil Paşa, bunu iktidar yapılanmasında önemli bir unsur olan Osmanlı ordusunun kontrolünü kazanarak yapabileceğine inanıyordu. Bunun sonucu olarak, Meclis’in desteğine sahip olduğu inancıyla Şubat 1909’da harbiye ve bahriye nazırlarını görevden 3 İıp yerlerine kendi adamlarını getirdi. Ancak, kendi kabinesinin üyeleri, Kâmil Paşa’nın kabinede çalışma arkadaşlarına danışmadan değişiklik yapma­ sı sebebiyle, istifa ettiler. Meclis, 13 Şubat’ra hareketlerinin anayasa dışı olduğu iddiasıyla Kâmil Paşa’yı sorgulamak için toplandı. Kâmil Paşa istifa tehdidinde bulundu; onun yerine Meclis güvensizlik oyu verdi ve Kâmil Paşa da kabinesi de düştü. Sabık rejime hizmet etmiş

mejrutiytt örrrtmi, refomy»viva$(ıgn&ıyLfi 65

ama Ittihadçı reform programına sıcak bakan Hüseyin Hilmi Paşa sadrazam oldu. Kâmil Paşa’nm düşüşü Abrar yandaşlan ve tüm Ittihadçı karşı­ tı unsurlar için büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Bunların arasında özellikle Rum Patrikliği olmak üzere Gayri-Müslim seçkinler, sultan, mürteciler ve İngiltere Elçiliği de vardı. Muhalefet îttihad ve Terakki Cemiyeti karşıtı sert bir basın kampanyası başlattı ve elçiliğin deste­ ğinden güç buldu. Gericiler nisanda reformlara muhalefete başlayarak İslâm’a dayalı bir birlik çağrısı yaptılar. Gazeteleri Volkan aracılığıyla Meclis’teki din adamlarına, ordudaki erlere, kentli alt sınıflara seslen* diler. KARŞI DEVRİM Ittihadçı karşıtı propagandanın bir sonucu olarak, İstanbul garnizo­ nunda, aralarında askerlik hizmetine alınan medrese öğrencilerinin de bulunduğu askerler 13 Nisan 1909Tda (31 Mart 1327} başkaldırdılar. Bunlar, şeriatın yeniden uygulanmasını, kabinenin azledilmesini ve ye­ ni rejimin özgürleştirdiği Müslüman kadınların toplumsal hayatran tecridini istemekteydi. Ittihadçı mebuslar hayatlarından endişe ederek saklanırken Hüseyin Hilmi Paşa da istifa etti. Abdülhamid duruma el koydu. Asilerin tüm isteklerini kabul etti ve ertesi gün hamilik ettiği Tevfik Paşa’yı yeni sadrazam olarak atadı. Karşıdevrim başarılı olmuş, İttihad ve Terakki Cemiyeti hezi­ mete uğramış gibiydi. Bu, İttihad ve Terakki Cemıyeri’nin kok salma­ mış olduğu İstanbul'daki durumdu. Ancak Makedonya’da durum farklıydı. 3. Ordu ve onun İttihadçı taraftarları, isyanı lanetleyerek, Saray’ı meşrutiyet yeniden kurulmazsa mukabeleyle tehdit eden bir telgraf bombardımanına tuttular. İsyanı körüklediğini iddia ettikleri bazı önde gelen Ahrarcılar’m tutuklanmasını istediler. Bu arada, meş­ rutiyete bağlı subaylar ‘Hareket Ordusu’ adı altında bir kuvvet oluştu­ rarak, başkentte düzeni sağlamak ve asileri cezalandırmak üzere Sela­ nik’ten yola çıktılar. H a rek e t O rd u su ’na siyasetin dışında kalan ve sert disipliniyle

3 i Maıftahi ayaklanmadan sonra Rumeli’ den H areket O rdu su 'nu n g e lm e s i üzerine, Meclls-i Mebusan ve Meclİs-İ Ayan üyeleri Meclis-i Milli adı altında Y e ş ilk ö y 'd e Y at Kullip’te ortak bir toplantı düıenledi. Toplanöya Sait Paşa (Küçük) ile Ahm ed Rıza b aşk an lık etti. Am a bu toplantıdan beklentilere rağmen İt. Abdiilhamid'in tahtan indirilm esi k a ran alın m ad ı. P a d lşa h ’ın h a li ise dal» sonra 27 Nisan'da gerçekleşecekti. Eski bir kartpostald a Y e ş ilk ö y Y a t K u lü p te S a lt P aşa ve mecBs üyeleri (Sacit Kutlu Koleksiyonu).

tanınan bir asker olan M ahm ud Şevket Paşa k o m u ta ediyordu. Kendi­ ne gelen ve anayasanın yürürlükte old uğun u, h er şeyin bir kez düzen yerine oturdu mu, iyiye gideceğini söyleyen heyet tarafınd an yapılan hareketten vazgeçme teklifini reddetti. B aşk en te girdi ve 2 4 Nisan’da kısa bir çatışma sonrası şehri ele geçirdi. Bu a ra d a , M eclis-i Âyan ve Meclis-i Mebusan M eclis-i Umumi-i M illi adı altın d a şehrin dışında Marmara kıyısında bir Rum köyü olan A y astefan os'ta (Yeşilköy’de) 22 Nisan 1909’da toplandı. Bunlar, m eşrutiyeti tem in at altına alarak Sultan II. Abdüihamid’i tahttan indirme k ararı a ld ılar ve bu Meclis ka­ rarı da şeyhülislâmın bir fetvasıyla onaylandı. İstanbul’da başarısızlık ihtim aline k arşı k arşıdevrim ciler Ada­ na vilayetindeki Ermeniler’i katlederek y ab an cıları m üdahaleye kıf

meşrutiyet devrim, refom « sa vıj

67

kırtm ayı planlam ışlard ı. Edirne mebusu ve katliamı araştırmaya gön­ derilen heyetin bir üyesi olan Hagop Babikyan Adana katliamının, karşıdevrim ciler yeni düzene ve anayasaya bağlılıkları dolayısıyla Ermenilerden nefret ettikleri İçin gerçekleştirildiğini bildirdi. Dolayısıy­ la, m eşruti düzeni yok etm ek istiyorlarsa Ermenileri de yok etmeleri gerekiyordu. A n ca k , katliam üzerine, Fransız savaş gemileri Mersin'e doğru yolland ıysa da, yaban cı müdahalesi olmadı. Alman ve İtalyan ittifakından so n ra Avrupa’da güç dengesi önemli ölçüde değişmişti; artık diğer büyük güçlerin onayı olmadan tek başına savaş gemisi diplom asisine girişm ek Avrupa’da barışı tehdit edebilirdi. Yeni rejim kendi adına gayri-M üslim lerle iyi İlişkiler kurmaya kararlıydı. Dola­ yısıyla, 5 M a y ıs’ta kabine Adana katliamları kurbanları için 30.000 liralık bir harcam ayı onayladı; 12 M ayıs’ta Meclis Adana olayları için taziyetleriııi bildiren ve tüm Anadolu vilâyetlerinde nüfusun tüm unsurları arasınd a uyum ve kardeşliği emreden bir bildiriyi kabul et­ ti. M iralay (albay) Ahm et Cem al Bey (1 872-1922) Adana’ya vali ola­ rak atand ı. C em al, önde gelen bir İttihadçı subaydı; Enver (18811 9 2 2 ) ve T a lâ t’la ( 1 8 7 4 -1 9 2 1 ) birlikte, ileriki yıllarda ülkenin iç ve dış politikasını yönlendiren “ üçlü”den biri oldu. Düzeni sağlamak am acıyla karşıdevrim cilere karşı sert önlemler aldı; Osmanlı tarihin­ de ilk defa bazı seçkin M üslüm an âyan katliamdaki rolleri sebebiyle asıldılar. Anayasal düzenin yeniden kurulması, ittihadçılar için hem iyi hem de kötü oldu. H er ne kadar İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin libe­ ral ve m uhafazakâr m uhalifleri örgütlü bir grup olarak ezilmiş olsa da bunların temsil ettikleri ruh canlı kaldı. Aynca, karşıdevrim Mahmud Şevket Paşa’nm kom utasında yenilgiye uğratıldığından, Mahmud Şev­ ket Paşa hüküm etteki egemen güç olarak kaldı. İttihadçılar, özellikle paşa ordunun tüm siyasi etkilerden uzak kalmasını emrettikten sonra, Mahmud Şevket Paşa’nm hükümetteki azınlık ortağı olarak kaldılar. Mahmud Şevket Paşa, 1., 2. ve 3. ordular genel müfettişi olarak atan­ dı ve bu onu harbiye nazırından ve kabineden bağımsız kılarak yeni rejimin diktatörü yaptı.

V. MEHMED’İN TAHTA ÇIKIŞI V. Mehmed olarak bilinen Mehmed Reşat (1844-1918) 1909’da Abdülhamid’in yerine geçti. Abdülmecit’in (1839-1861 arası tahtta) oğ­ luydu ve ideal meşrutî hükümdar olarak görülüyordu. Tahta çıktığın­ da altmış beş yaşındaydı; siyasi tecrübe ve kişisel hırstan yoksundu. Dolayısıyla, îttihad ve Terakki Cemiyeti çevresine adamlarını yerleşti­ rerek Saray’da etkisini korurken, hükümetin her dediğini yapmaya ha­ zırdı. Hüseyin Hilmi Paşa yine sadrazam olarak atandı, ancak kabine* sinde bir tek İttihadçı yer almıyordu. Toplum, alt-orta sınıf mensupla­ rını kabinede görmeye hazır değildi. İttihadçılar bir yasayı değiştirerek mebusların -kendi mebuslarının- çeşitli bakanlıklara müsteşar olarak atanmasını sağlamayı denedi. Böylelikle kabinenin işleyişini etkileyebi­ leceklerini umuyorlardı. Ancak Meclis anayasanın 67. maddesini de­ ğiştirmeyi reddetti ve İttihadçılar uygulamaya ters olarak üyelerini doğrudan kabineye sokmaya zorlandılar. Maliyeci ve Selanik mebusu Mehmed Cavit (1875-1926) Haziran 1909’da maliye nazırı oldu ve ilerleyen yıllarda önemli bir rol oynadı. Ağustosta belki de İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli ve örgüte hâkim üyesi olan ve 1917 de sadrazam olacak Mehmed Talât, eski rejimle yakından ilişkilendirilen Ferid Paşa’nın yerine dahiliye nazırı olarak atandı. İttihadçılar artık kabinede rahattılar ama Meclis’teki konumla­ rı zayıftı. Cemiyet kendi platformundan seçilmiş ama kendi istekleriy­ le çelişir şekilde oy kullanan mebuslar üzerinde disiplin sağlayamıyordu. Bu arada, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin bir siyasi parti olmadığı­ nı, dolayısıyla parti disiplinine sahip bulunmadığım belirtmekte fayda var. İttihad ve Terakki Cemiyeti, birbiriyle rekabet eden ve genelde de çatışan çıkarlara sahip bir hareketti. 1909 Mart’ında İttihad ve Terak­ ki Cemiyeti bir meclis grubunun veya bir ‘parti’nin kurulmasını kabul ederek disiplin sağlamayı umdu. Ancak fikir işe yaramadı ve cparti’ye bağlı mebuslar 67. maddenin değiştirilmesine karşı oy verdiler. Şubat 1910’da bir hizip İttihad ve Terakki Cemiyeti’nden ayrılarak Ahali Fır­ kası m kurdu ve yekvücut cemiyet efsanesini ortadan kaldırdı. Mahmud Şevket’in gözetimi altında siyasi faaliyetler tarafsızlaş*

meşrutiye! devrim, reform v* »ava} (190e ı?* î) 6 9

tı. Ahrarcılar gözden düştü ve bir süre için gölgede kaldı. Itrihadçılar, her ne kadar Mahmud Şevket reform ve modernleşme programlarım benimsemiş olsa da, paşanın kıdemsiz ortakları olarak çalışmaya zor­ landılar. Bu arada, Ahrarcılar yaralarını sararak, kendilerim yeniden düzenlediler ve Kasım 1911’de, imparatorluktaki tüm İttihad ve Te­ rakki Cemiyeti karşıtı grupların bir ittifakı olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kurdular. Başarısızlığa uğrayan karşıdevrim sonrasında, reformcular mec­ liste muhalefetsiz kalmışlardı ve bu sayede önemli yasaları kolaylıkla geçirebiliyorlardı. Bunların üç amacı vardı: birincisi, 1908 Temmuzu’ndan beri ortaya çıkan gelişmeleri anayasaya aktarmak; İkincisi, im­ paratorluğu ve imparatorluğun idari mekanizmasını modernleştirip bü­ tünleştirmek; üçüncüsü, büyük güçlerin hoşlanacağı yasalar çıkararak yabancıların imparatorluk hukukundan muaf tutulmasına yol açan du­ rumu ortadan kaldırıp, bu devletlerin kendilerine tanınmış olan kapitü­ lasyonlardan vazgeçmelerini sağlamak. 1909 anayasa değişiklikleri yet­ kiyi padişahtan alarak bunu yasama organına ve hükümete devretti. Yalnız, imparatorluğu modernleştirme amaçlı reformlar Türk olmayan gayri-Müslim nüfus arasında önemli ölçüde rahatsızlık yarattığı gibi Arnavutluk’ta da büyük isyanlara yol açtı. Yine yönetimin kapitülas­ yonların kaldırılmasına yönelik çabaları da başarısızlıkla sonuçlandı. Büyük güçler direnerek herhangi bir tavizden kaçındıkları gibi, ayrıca Bâbıâli’den yeni tavizler istediler. Bunun sonucunda, imparatorluk, İs­ tanbul yönetimi Eylül 1914’te Avrupa’daki savaştan yararlanarak kapi­ tülasyonları kaldırana kadar, bir yan sömürge halinde kaldı. Bu süreç­ te, kapitülasyonlar reformları engellemekte, Osmanlı egemenliğini ve bizzat modern, bağımsız bir devlet kavramını zedelemekteydi. Tüm zorluklara karşın, reformlar, özellikle de Cavit Bey’in İdaresinde malî rejim reformları, önemli değişimler yarattı. 1909*da 148 milyon lira olan gelirler 1910’da 184 milyona yükseldi. Bugünkü IMF’ııin bir ön­ cülü olan Düyun-ı Umumiye İdaresi bile rejimin idari başarılarım öv­ güyle karşıladı. Anadolu’da, hatta yasaların pek geçmediği Doğu\la bi­ le, şartlar önemli ölçüde ilerlemişti. İngiltere elçilik maslahatgüzarı, Van

vilâyetinde anayasa sonrasında şartların iyileştiğini, köylülerin artık Kürt aşiretlerinin saldırılarından bile k ork m ad ık ların ı, siyasi sebeplerle tutuklanmadıklarını ve hüküm et yetkilileri ile jandarm aya barınak te­ min etmek zorunda kalm adıklarını belirtm ekteydi. Reformlara ve gelişen şartlara rağm en, bir ölçüde Mahmud Şev­ ket Paşa’nın kaprisli tavırları, bir ölçü d e de İttih ad ve Terakki Cemiye­ ti içindeki görüş farklılıklarından doğan hizipler yüzünden epeyce faz­ la bir siyasi gerginlik vardı. 1 9 1 0 -1 9 1 l ’de anlaşm azlık öylesine arttı ki, 10 Şubat 1 9 1 1 ’de Talât Bey dahiliye nazırlığı görevinden istifa etmek zorunda kaldı ve yerini daha ılım lı o lan H alil B ey ’e (Menteşe) bıraktı. Bu tür ödünler siyasi istikrar doğurm adığı gibi, İttihad ve Terakki, meclisin kontrolünü de kaybetti. Siyasi durum , İtaly a’nın Osmanlı İm­ paratorluğuma savaş ilan etmesi ve 2 9 Eylül 1 9 1 1 ’de Libya’da Trablusgarp’a saldırmasıyla daha da ağırlaştı. D ah a ö n ce R om a büyükelçi­ si olan ve Hilmi Paşa’dan sonra sadrazam lığa atan an İbrahim Hakkı Paşa, istifa etmek zorunda kaldı, yerine seksen yaşına yaklaşan Meh­ med Sait Paşa sadrazam oldu. M ahm ud Şevket Paşa ile İttihad ve Te­ rakki Cemiyeti, savaş sebebiyle, özellikle de İtalyanlar bazı Ege adala­ rını işgal ederek Çanakkale Boğazı’nı ablu kay a aldıktan sonra, büyük prestij kaybına uğradılar. Bunun üzerine İttihadçılar, hazır hâlâ impa­ ratorlukta kendi isteklerini yaptırabilm e güçleri varken, M eclis’in dağıtılmasını ve 1912 ilkbaharında erken seçim lere gidilmesini kararlaş­ tırdılar. 1912 seçimleri, İttihadçılar güç kullanm a ve hile yoluna gittik­ lerinden ‘sopalı seçimler’ diye bilinir. İttihadçılar bu seçimlerde, Make­ donya’daki destekçilerini yitirme pahasına da olsa, büyük bir başarı el­ de ettiler. Yine de İttihadçılar iktidarın tadını uzun süre çıkaramadılar. 1912’nin temmuz ayında, kendilerine H alaskar Z ab itan Grubu adını veren ve 1908 darbesini yapan ekibi hatırlatan bir askerî grup, hükü­ mete bir ültimatom vererek Mehmed Sait Paşa’yı istifaya zorladı. BALKAN SAVAŞLARI VE O SM A N LI Y E N İL G İSİ Halaskar Zabitân Grubünun iktidara getirdiği liberal yönetim (21 Temmuzdan 29 Ekim 1912’ye kadar Ahmet M u htar Paşa kabinesi,

rneyu« .-i)-.3ı « 5

fakta üstlerine düşenden fazlasını yerine getirdiklerini, Almanlar'ın da bunu görüp ödüllendirmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak, İngiltere’nin Gelibolu’dan çekilmesi krizi sona erdirme­ di; kriz yeni bir şekle büründü. Ocak 1916’da Kafkaslar’daki Rus or­ dusu yeni bir saldırıya geçerek 16 Şubat’ta Erzurum’u ele geçirdi ve Anadolu yolunu açtı. Nisan ayında Trabzon düştü, temmuzda ise Er­ zincan. Erzurum’un düşmesi öncesinde General Falkenhayn, müttefik­ lerinin, özellikle de Türkiye’nin endişe verici durumuna dikkat çekti ve ülkenin ‘uzun süre ayakta kalamayacağını, daha şimdiden barış İmza­ lama isteği gösterdiğini’ belirtti. Ne tuhaftır ki, bu Anadolu kentlerinin düşmesiyle beraber İttihadçılar için barış ihtimali azaldı. 1916’daki Osmanlı savaş hareketleri içinde, Osmanlı ordusunun İngiltere öncü kuv­ vetlerinden Irak’taki Kut’ül-Amare kentini alması ve General Townshend ile ordusunun teslim olması, tek parlak noktaydı. Ancak, bu za­ ferden sonra gelebilecek herhangi bir kutlama, yerini kısa süre içinde umutsuzluk ve öfkeye bıraktı, çünkü İttihadçılar Haziran 1916 sonla­ rında Hicaz’daki Arap ayaklanmasının haberini aldılar. Anadolu ve Arap vilâyetlerinde kaybedilen topraklar gözönüne alındığında, bunlar geri kazanılmadan barış imzalamak mümkün değildi. Eylül 1916’da hem Almanlar hem Osmanhlar, birinden birinin topraklan düşman iş­ gali altındayken barış antlaşması imzalamamaya söz verdiler, lttihadçtlar artık Almanya’ya her zamankinden de fazla bağımlıydılar. Bu du­ rum, Osmanlı birliklerini, Anadolu kısmen Rus işgalindeyken, Avrupa sahnesine yollama kararında görülebilirdi. Bâbıâli, eğer zafer kazanıla­ caksa bunun Avrupa savaş alanlarında kazanılacağının farkındaydı. Genel kriz 1917’de de derinleşerek sürdü. Savaşın devamının ya­ rattığı yük, ancak tarafsız bir Washington’ın arabuluculuğuyla yapıla­ cak bir barışla kaldırılabilirdi. Ne var ki, İngiltere ile Fransa, Rus ve İn­ giliz orduları Anadolu ile Arabistan’da ilerlemeyi sürdürür ve her geçen gün daha az direnişle karşılaşırken Başkan Wilson'm barış önerilerini reddettiler. 1917’ye gelindiğinde Osmanhlar en az 300.000 kayıp ver­ mişti ve çok düzensizdiler. Ancak Rus ilerlemesi de yavaşlamıştı. Bunda kötü iletişim, savaş yorgunluğu ve devrimci hoşnutsuzluk da rol oynadı.

86

uçünfu bolum

Mart 19 1 7 ’de Rusya’da devrim olmasa, Osmanlılar Rus ilerlemesi kar­ şısında çökebilirlerdi. Çarın mutlakıyetçi rejiminin çöküşü kendi de çök­ me noktasındaki İttihadçı rejime hayata yeniden başlama şansı verdi. Paşalığa yükseltilmiş olan Talât Bey, 3 Şubat 1917’de Sait Ha­ lim Paşa’nın yerine sadrazam oldu. Ancak, tükenmiş bir devletin iç çe­ lişkilerini düzeltme adına pek de bir şey yapamadı. Rusya’daki devrim erken bir barış umudunu yeşertirken, hâlâ zafere inanan Berlin’deki generalleri korkutuyordu. Enver Paşa bunlara Osmanlılar’ın savaşa devam edecekleri garantisi verdi. 6 N isan’da Washingron’ın Alman­ ya’ya savaş ilan etmesi ve Bâbıâli’nin de Alman baskısı altında ABD’yle ilişkileri koparması, moral bozucu bir darbe daha oldu. Ber­ lin, İstanbul’dan Alman denizaltıları İngiltere’yi dize getirene ve onurlu bir barışa ikna edene kadar dayanmasını rica etti. Savaş yorgunlu­ ğunun bir sonucu olarak, Enver tarafından yönetilen savaş grubu gü­ cünü kaybetti ve siyasal güç yeniden İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin diğer hiziplerine kaydı. Enver Paşa’ya İttihad ve Terakki Cemiyeti içe­ risinde Mustafa Kemal’le aynı düşünceleri paylaşanlardan biri olan Fethi Bey [Okyarl gibi bazı rakiplerince meydan okundu. Artık, Os­ manlıcılık ideolojisi yerine “Türk Anadolu milliyetçiliği”nden de bah­ sediliyordu. Yine de Osmanlıcılık/pan-İslâmizm hâkim esas ideoloji olarak kaldı. Rusya’daki durum 1 9 1 7 yılı boyunca kötüleştikçe Osmanlılar 1915’ten beri Rus işgalinde olan bölgeleri geri aldılar. Özellikle Bâbıâli Avusturya’yı desteklemek için Galiçya’ya birlikler gönderdikten sonra imparatorluğun kaybettiği toprakları geri almasına yol açacak bir onurlu barıştan yana umutlanan İttihadçı basın artık ne pahasına olursa olsun barıştan bahsetmiyordu. Rusya’daki Bolşevik Devrimi’nden ve İtilaf Devletleri’nin her an gerçekleşebilecekmiş gibi duran yenilgisinden sonra, İttihadçılar’ın savaştan beklentileri arttı. Hükü­ met Mısır’ın, Arap vilâyetlerinin, ve Kıbrıs’ın Osmanlılar’a geri veril­ mesini isterken pan-Türkçü basın da Kafkaslar’a bakarak Rusya, İran ve hatta Afganistan’ın Türk/Müslüman halklarının birliğinden bahset­ meye başladı.

r ayottygl Jc.r.mi. ,-ı otan herkesi kapsıyordu. Bunun için “ ilim " hayattaki en gerçek yol gösterici olarak tanımlanırken, laiktik devletçe denetlenen bir kavram haline getirildi. Devletin yeniden yapılanmasında önemli bir adim olan TBMM'nln açıldığı 2 3 Nisan 19 20 'd e eski meclis binasının balkonunda Mustafa Kemal askeri birlikleri sebmlaıken.

Bu, Mustafa Kemal’i, yeni Türkiye’nin sınırları dışında doğmuş oldu­ ğu ve Türkiye’nin hiçbir yerinde sürekli olarak beş yıl oturmadığı için saf dışı bırakacaktı. Ancak, değişiklik önerisi komisyonda geri çekildi. Mustafa Kemal tecrit edilmiş olduğunu ve destek alanını geniş­ letmesi gerektiğini fark etti. Bunun sonucunda, kendi siyasi partisini, daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını alacak olan ve eski rejim karşıtı herkesi temsil eden Halk Fırkası’nı kurdu. Halk terimi sosyal sı­ nıflarından bağımsız olarak eski düzene karşı olan herkesi kapsıyordu; temel görevleri eski düzeni ve onun temsilcilerini alt etmek ve ‘halkın devleti’ni kurmaktı. Kemalistler karşıtlarına bu anlamda ideolojik sa­ vaş açtılar ve Mustafa Kemal konuşmalar yaparak ve basına beyanat­ lar vererek mesajını tüm ülkeye yaydı. Mustafa Kemal’in liderliği aynı zamanda bazı muhafazakâr si­ lah arkadaşlarının da tehdidi altındaydı. Bunlar uzun yıllardır tanıdı­ ğı, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir ve Retet Bele gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda kahramanca çarpışmış ama eski me$runyet

1 0 4 «forıİuTKU i’ Olufn

düzeniyle gelmiş olan ılımlılık ve meşruluğu kullanmak isteyen kişiler­ di. Monarşi, büyük ölçüde padişahın taktik hatası sonucunda kaldırıl­ mıştı ama bu kişiler halifenin yeni Türkiye’yi cumhurbaşkanı olarak yönetmesinde bir engel görmüyorlardı. Bunlar, tıpkı kendilerinden ön­ ceki îttihadçıiar gibi, Türkiye’nin önceden bir sultan-halife, şimdiyse bir cumhurbaşkanı-halife tarafından, aşağıdan saldırılmayacak ama yukarıdan kolayca yönlendirilebilecek bir sembolik makam tarafından yönetilebileceğine inanıyorlardı. Öte yandan, Kemalistler ise, toptan bir toplumsal, ekonomik ve siyasi dönüşüm istiyorlardı. Devleti artık geleneksel toplum kuralları ve sembolleriyle yönetmek istemiyor, Tür­ kiye’yi 20 . yüzyılda hızla ilerletecek yeni, laik bir ideoloji yaratmak is­ tiyorlardı. Kemalistler, B atin ın materyalizmini, teknolojisini, modem silahlarını, fikirleriyle beraber benimsemek, böylelikle toplumu, keli­ menin en geniş anlamında, dönüştürmek istiyorlardı. Bu, dinin devlet­ ten ayrıldığı değil, devletçe kontrol edildiği bir laik toplum yaratmak demekti. Onlar için çağdaşlık ekonomik ve toplumsal boyutlarla bir­ likte siyaseti ve kültürü de içeren geniş bir bütünlüktü. Geleneksel, ata­ erkil toplumlarını kökten ıslah ederek hem çağdaşlığı hem çağdaşlaş­

mayı başarmak istiyorlardı. 1923 sonrası Kemalizm’in siciline bakarsak rejimin gelenekse cilikten baş döndürücü bir hızla modernliğe doğru ilerlediğini görürüz. Hükümet demokratik olmayabilirdi ama en azından yeni-ataerkil pa­ dişahlık da değildi. Kemalistler, laikliği yani dinin devletten ayrılması ilkesini değil, devletçe denetlenen İslâm’ı getirdiler. İslâm’ı, reform programlan ve devrimlerinı, gerektiğinde Diyanet İşleri Başkanlığı ta­ rafından meşrulaştıracak şekilde kullanmaya niyet ettiler. Bilgi ve bi­ lim, ‘hayatta en hakiki mürşit’ olarak tanımlanmaya başladı. Şehir ka­ dınları da bir modernleşme rejiminde bir şekilde çağdaşlaşmadan ya­ rarlanmaya başladılar. CUMHURİYET İN DOĞUŞU 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması, yeni Türkiye’yi ve s ı n ı r l a r ı n ı ta­ nıdı; Kemal Paşa’mn prestijini artırdı. Bu antlaşmayla Türkiye, bağım*

sizliğim uluslararası alanda kabul ettirdi. O dönemde Asya ve Afri­ ka'da sadece bir avuç bağımsızmış gibi görünen devlet vardı; geri ka­ lanların tümü emperyalist güçlerin sömürgeleri veya mandalarıydı. Af­ rika’da Habeşistan {bugünkü Etiyopya), Batı ve Orta Asya’da İran ve Afganistan, Güneydoğu ve Güney Asya’da da Tayland ve Çin vardı. Habeşistan 1935’te bir İtalyan sömürgesi oldu; İran 1941'de Rusya ve İngiltere tarafından işgal edildi ve ondan sonra sadece sözde bağımsız­ lığa sahip oldu; Afganistan İngiltere Hindistant ile Sovyet Orta Asyasr arasında tıpkı Tayland’ın İngiltere Hindistanı ile Fransız Hindiçini (bugünkü Vietnam) arasında olduğu gibi bir tampon bölge oldu; Çin Japonya tarafından İşgal edildi. İşte bu ortamda sadece Kemalist Tür­ kiye 1923 sonrasında tam bağımsızlığını koruyabildi. Mustafa Kemal, Ağustos 1923’te yeniden Meclis başkanı seçil­ di ve ekim ayında Meclis, Ankara’yı yeni devletin başkenti yapan, İs­ tanbul'u halifelik merkezi olarak bırakan bir önergeyi kabul erti. Bu, muhafazakârlara indirilmiş önemli bir darbeydi, çünkü kaleleri olan İstanbul’u siyaset hayatından çıkarıyor ve siyasetin ağırlık merkezini Anadolu’ya çekiyordu. 29 Ekim 1923’te Meclis bu olumlu siyaset or­ tamında ve muhaliflerine karşı bir yasal darbe niteliğinde, Türkiye’nin bir cumhuriyet olduğunu ve Mustâfa Kemal’in de cumhurbaşkanlığım ilan etti. Cumhuriyet ilan ederek Kemalisder, eski düzenin çağdaşlaş­ madığı ve hiyerarşisi yerine çağdaşlık ve eşitliğe bağlılıklarını bildiri­ yorlardı. Eski düzenin temelleri üzerinde durduğu vq 1924’te Terakki­ perver Cumhuriyet Fırkası’nı kuracak olan birçok milliyetçinin halife­ yi cumhurbaşkanı olarak tutmak istedikleri hiyerarşi ve geleneği red­ dediyordu. İstanbul, aynı zamanda çoğu mensubunun -Washington’ın Türkiye’yi tıpkı Filipinİer’de yaptığı gibi çabucak 'medenileştireceği’ni düşündüklerinden- Amerikan mandasını tam bağımsızlığa tercih etti­ ği yükselen burjuvazinin de yuvasıydı. Milliyetçiler bu fikirle ters düş­ tüler ve TBM M milliyetçi güçler tarafından ekimde yeniden ele geçiril­ miş olan İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi gönderdi. İstanbul muhalefeti hükümetten halifeliği tüm İslâm dünyası ta­ rafından sayılan bir kurum, Türkiye’nin etkisini geniş topraklara ya­

10 6

View more...

Comments

Copyright © 2017 KUPDF Inc.
SUPPORT KUPDF